insan yaşadığı yere benzer…

Çok dilliliğin imkânlarını yarat(ama)mak

bir yorum

13 Nisan Çarşamba akşamı İstanbul Kültür Sanat Vakfı‘nın düzenlediği 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında Pera Müzesi‘nin sinema salonunda gösterilen Annem Barış İstiyor / Dayê Dibê Aşitî adlı belgeseli görmeye gitim. Daha önce Bêdengî / Sessizlik adlı kısa filmiyle uluslararası çapta ses getiren genç yönetmen Aziz Çapkurt‘un ilk belgeseli olan Annem Barış İstiyor / Dayê Dibê Aşitî, 1996′da kurulan ve barışın imkânlarının yaratılabilmesi için Kürt sorununa demokratik-siyasi çözüm getirilmesini talep eden Barış Anneleri İnisiyatifi‘nin bir vakayinamesi. Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan süreçlerin hatırlanması ve anlaşılması açısından bu tür hafıza çalışmaları önemli bir yer tutuyor, bu belgesel de bu açıdan başarılı bir çalışma olmuş. Ancak amacım filmin kendisine eleştiriler getirmek değil. Bu gösterimin de içinde olduğu film festivalinin dille olan ilişkisinden biraz bahsetmek istiyorum.

1982 yılından beri kendisini “Uluslararası İstanbul Film Festivali” olarak lanse eden İKSV Film Festivali, çok dilli filmleri, Türkçe-İngilizce iki dilli materyelleri (web sayfası, kitapçık vb.) ve bir çok farklı dilde sohbetlerin kulaklara çalındığı açılış ve kapanış partileriyle bilinir. Filmler orijinal dillerinde gösterilir, gösterimlerin hemen hepsinde gereğine göre hem Türkçe hem İngilizce çift altyazı sistemi var, İstanbul’un diğer film festivallerinde olduğu gibi burda da bu sistem geçerli. Böylece bir çok dilden filmler orijinal sesleriyle Türkiye izleyicisine ulaşma imkânı bulur, aynı zamanda festival zamanı uluslararası sanatçıdan yapımcıya bilimum sinema emekçisi ve izleyicisi İstanbul’a doluşur.

Film festivallerinin bir güzelliği de filmlerin yönetmenlerinin gösterimlere gelip izleyicileriyle buluşmaları, soruları cevaplamalarıdır. Ticari sinemalarda olduğu gibi bilet alıp salona girip salondan çıkmazsın. Kapı önü muhabbetleri, tanıdıkla karşılaşma, bir kere görüp bir daha göremeyeceğim filmler bir yana, festivalin benim için en önemli ve biricik tarafı filmlerden sonraki kısa soru-cevap ya da tartışma kısımlarıdır. Her açıdan çok dilli/kültürlü olarak lanse edilen film festivali, bu noktada başarısız oluyor. Bir tane genç gönüllü ya da organizasyondan sorumlu kişi, yönetmenle beraber podyuma çıkıyor ve soru-cevap kısmında ardıl çeviri yapıyor. Bu çevirilerin yetersiz olmadığı durumlar maalesef çok nadir; kişi profesyonel ya da yarı amatör çevirmen olmadığından söylenene sadakat bir yana dursun, zaten söylenenlerin yarısı hatırlanmadığından çevrilemiyor.

Ardıl çeviri yapılması zorunlu durumlarda, örneğin yabancı konuşmacılar söz konusuysa ve bulunulan salonda simültane tercüme sistemi yoksa, en azından konuşmacıyla önceden anlaşılır, 2-3 cümlede bir çeviri yapılır mesela. (30 Ocak Pazar günü Tütün Deposu‘nda gösterilen, Rachel Corrie‘nin ailesinin konuşmacı olarak katıldığı Rachel filminin gösterimi buna bir örnekti.) Burada çok önemli bir nokta var: eğer söz konusu konuşmacı Türkçe bilmiyorsa çeviri için daha çok fazla çaba gösteriliyor. Tersi durumlarda, yani konuşmacı Türkçe bilip de, salonda Türkçe anlamayan izleyiciler için İngilizceye çeviri yapılıyorsa, çeviriler çok daha özensiz oluyor. Bu durumda izleyici kendisini nasıl hissediyor? Bağımsız festivallerdeki film gösterimleri, sanatın paylaşımını sağlamak için mi, yoksa sadece sanatçı kültünü daha da yüceltmeye mi yarıyor?

Sorun burada da bitmiyor.  Annem Barış İstiyor / Dayê Dibê Aşitî iki dilli bir belgesel film: seslendirme Kürtçe-Türkçe dilleri arasında değişirken, Kürtçe konuşulan bölümlerde Türkçe altyazı geçiliyor. Hangi dil olursa olsun da İngilizce “üstyazı” var. Burada aklıma takılan ilk soru şu: Madem Kürtçe sesler altyazıda Türkçe’ye çevriliyor, niye Türkçe bölümlerde Kürtçe altyazı yok? Bu dengesiz çeviri durumu, bu ülkede herkesin Türkçe konuştuğunu, Kürtçe’nin ise ülke insanına çevrilmesi gereken “yabancı” bir dil olduğunu farzeden zihniyeti doğrulamıyor mu? İkinci sorunsa şu: kendini uluslararası addeden ve filmlerini Türkçe-İngilizce diye lanse eden bir film festivali, niye konuşma-tartışma sırasında çeviri konusunda bu kadar özensiz? 13 Nisan akşamı Kürtçe, Türkçe, İngilizce dillerinde gösterilen bir film sonrasında, salondaki herkesin farklı kombinasyonlarda bu dillerden biri ya da daha fazlasını konuştuğu, hem de çok kalabalık olmayan bir salondan, niye bir birimizin ne dediğini anlamadan, monolog ya da diyaloglara dönüşen konuşmaların verdiği sıkıntıyla çıktık?

Bir başka derdim de şu durumdan kaynaklanıyor: insanlar ya da kurumlar tarafından çevirmenliğin gerçek bir iş olduğu, çevirinin emek gerektiren bir iş olduğu düşünülmüyor. Sanki birbirine çevrilmesi gereken dilleri konuşan herkes bu işi yapabilirmiş gibi bir varsayım var. Yapılmaz da değil, zorunlu kalınca yapılır tabii: sonuçta ben de iki dilde akıcı konuşabilen biri olarak, zorunlu kalınan hallerde hatır için çeviri yapa yapa bu işi amatörce yapmaya alıştım. Fakat aslında kolaylıkla profesyonel çevirmenlerin bulunabileceği, çalışabileceği durumlarda  çeviriye karşı alınan bu lakayt tavır, bu ülkede zaten emeğinin karşılığını hiç bir zaman doğru dürüst alamayan çevirmenlerin emeğini de göz ardı ediyor. Rahmetli babam hayattayken çevirmen (kendisi “mütercim” derdi) olarak hayatını kazandığı için bu konuda kişisel olarak da yaralıyım.

Bu topraklarda yaşayan herkes için anadilde eğitim görme taleplerini destekliyoruz demekle kalmayıp, dilin iletişim için elzem olduğu toplumsal alanda herkesin konuşmaya dahil olma imkânlarını yaratmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Diyarbakır’a ne zaman konferansa, toplantıya gitsem her salonda simültane (eşzamanlı) tercüme kabinleri var, sürekli Kürtçe, Türkçe, İngilizce dillerinde kulaklıklar aracılığıyla salonda bulunanlara çeviri yapılıyor. İsteyince imkânlar yaratılabiliyor demek ki, “simültane tercüme pahalı; kabinleri, sistemi kurmak pahalı” denmiyor. Bu durum, belki de mecburen, Diyarbakır’da çeviriye ihtiyaç duyma halinin ciddiye alındığını gösteriyor. Diyarbakır’da durum böyleyse, İstanbul’da niye imkânsız olsun? Hep beraber yaşamanın koşullarını oluşturmak için, hem sınırlar ötesi, hem diller ötesi iletişim kurabilmenin imkânlarını yaratmanın sorumluluğunu alabilmemiz gerekir. Ancak o zaman çok dillilik kağıt üzerinde kalmaktan kurtulabilir.

Written by ctekay

Nisan 30, 2011 20:48

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , ,

Bir Yanıt

Subscribe to comments with RSS.

  1. merhaba,

    Yazınızı beğendim ve bir bütün olarak katılıyorum.
    Ben de o gece bu durumdan rahatsız oldum ve kötü hissettim.

    Yazınızdaki bir bölüm ile ilgili cevap vermek isterim.
    Türkçe bölümlerde Kürtçe altyazı olmaması benim eksikliğimdir. Filmi gösterimden bir gün önce yetiştirebildim. Ve maalesef çift dilli altyazılı gösterim kopyasını bitiremedim. bu konudaki sorumluluk benimdir. Yönetmenlerin çok daha hassas olmaları gereken önemli bir konu.

    Festivaller ile ilgili eleştirilerinizi de destekliyorum.

    Selamlar
    Aziz

    aziz capkurt

    Mayıs 21, 2011 at 21:49


Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.