insan yaşadığı yere benzer…

Canay Özden – Hayfa’dan Cenin’e Giden Yol: İşgal Altında Kadınlık ve Özgürlük

yorum ekle »

Juliano Mer-Khamis’in ardından Canay’la yaptığım röportajın takibinde kendisinin izniyle Amargi’nin 2008 kış sayısında yayımlanan yazısını burada paylaşıyorum. İyi okumalar!

******

Hayfa’dan Cenin’e Giden Yol

İşgal Altında Kadınlık ve Özgürlük

Canay Özden

Cenin. Batı Şeria’nın kuzeyinde otuzbeş bin kişilik bir Arap şehri ve yanıbaşında oniki bin kişilik ve elli küsür senelik bir mülteci kampı. Cenin şehrinin pazar yeri hareketli, bağrışı çağrışı bol, kadını erkeği tezcanlı; Cenin kampının çocuğu çok, sıvası eh biraz dökük, kadını erkeği tezcanlı. Cenin ufakça; taksi bir uçtan bir uca 7 şekel, toplu ulaşım yok. Kamplıların şivesi şehirlilerinkinden koyu. Kamplılar mağrur, şehirliler çalışkan, Cenin yaralı ama canlı.

Hayfa. İsrail’in kuzeyinde, 260 bin nüfusla İsrail’in üçüncü en büyük yerleşimi. Tel Aviv’e 90 kilometre uzaklıkta, sevimli bir liman şehri. Hayfa’nın bir petrol rafinerisi, iki üniversitesi, yükselen bir teknoloji endüstrisine ev sahipliği yapan gökdelenleri, sayısız alışveriş merkezi var. Hayfa’nın gezmeye doyulmaz Bahai bahçeleri dünyaca meşhur, sörf ve dalış yapılan plajları şık, mimarisi göz alıcı. Hayfa’nın barları bol, sokakları temiz, sakinleri sakin. Otobüs bileti 5.70 şekel.

Cenin’de iş az. Aileler çok çocuklu ama nüfus artmıyor; bazısı iş bulmak için, bazısıysa sırf bir nefes almak için terk ediyor Cenin’i, ekseriyetle Ramallah’a doğru. Cenin’de akşamlar erken bitiyor; ufak tefek ama popüler pastane ‘Delicate’ ve pizzasıyla nargilesi meşhur Pizza ‘Hot’ dışında gidecek yer yok. Cenin işgal altında. Tanklar şehrin etrafında nöbette. İsrail askerleri üç gecede bir girip tur atıyor, canları çekerse birini alıp götürüyorlar. Cenin’de sinema yok, ama bir tiyatro var. Adı Özgürlük Tiyatrosu.

Dünya Hayfa’yı Bahai dini için merkezi önemi olan tapınakları ve bahçeleriyle tanıyor, Cenin’i ise 2002’deki kanlı Cenin Muharebesi’yle. Hayfa’da Hz. Bahaullah’ın mezarı var, Cenin’de ise altı sene önce İsrail ordusu tank, helikopter ve piyadelerle kampı işgal ettiğinde ölen Filistinlilerin toplu mezarı. Hayfa’nın sokaklarında, otobüslerinde gündelik hayata uzileriyle karışmış kadın erkek askerler var, Cenin kampında ise her zaman tetikte ve örgütlü direnişçiler. Hayfa’da Rus Yahudilerden geçilmiyor, Cenin’de ise Amerikan yapımı İsrail kurşunlarının izini bedeninin bir yerinde taşıyanlardan. Su yoksulu ama teknoloji zengini İsrail’de bir Hayfalı her gün ortalama 300 litre su harcıyor, Ceninli ise 60. 2002 senesinde Batı Şeria’nın etrafına -aslen içine- örülmeye başlanan duvarla iyiden iyiye cisimleşen altmış senelik apartheid yalnızca toprakları ve yolları değil, zihinleri de zapturapt altında tutuyor; 1953 senesinde Cenin Kampı’nı kuranların çoğunluğunun aslen Hayfa’dan sürgün olduğunu bugün bize Ceninlilerden başka hatırlatan pek olmuyor.

Hayfa’yı Cenin’in 5 kilometre kuzeyindeki Al-Jalama denetim noktasına bağlayan otoyol 45 kilometre. 19 Temmuz 2008 günü aniden Cenin’i terk etmem gerektiğinde Hayfa’ya giden yolun bana toplam sekiz saate mal olmasının arkasında ise İsrail’in yoğun olarak sürdürdüğü hareket kontrolü rejiminin tarihi var. 5860 kilometre karelik Batı Şeria’da İsrailli yerleşimcilerin ve Filistinlilerin hareketlerini ayrı ayrı düzenleyen, ilkinin yolunu mümkün olduğunca hızla İsrail’e bağlarken ikincisinin yoluna toplam (şimdilik) 560 fiziksel engel (denetim noktaları, barikatlar vs.) yerleştiren bir yol rejimi hüküm sürüyor. Duvarın öte tarafında kalan topraklarına ulaşmak isteyen Filistinlilerden istenen ve meseleyi iyiden iyiye keyfiyete bağlayan ‘askeri izin’ Cenin’den Hayfa’ya giden yolumun üstüne kurulmuş Al-Jalama denetim noktasında da isteniyor. Ne de olsa İsrail’in tüm bir tarihi, ikisi de ‘tarihi Filistin’in kuzeyindeki bu iki şehri, tarihleri içiçe geçmiş Hayfa ve Cenin’i birbirinden hem fiziksel hem zihinsel hem de yaşamsal olarak var gücüyle koparmak gibi meşakkatli projeler üzerinde yükseliyor.

Ne demek yani ‘Hürriyet’?

19 Temmuz Cumartesi sabahı Hayfa’ya gitmek üzere güneye, Ramallah’a doğru yola çıktığımda Cenin’i terk ediyor olmayı en basitinden hazmedemiyordum. O güne değin Özgürlük Tiyatrosu’nun (the Freedom Theatre – Masrah al-Hurriye) Cenin’de çoktandır yapageldiği sessiz devrime şahitlik ediyor, kamp çocukları ve gençlerinin birer aktöre, fotoğrafçıya, ressama dönüştükleri derslere katılıyor, ve şüphesiz, öğretebildiğimden çok fazlasını öğreniyordum. Filistinli kadın ve erkek eğitmenlerin bir araya geldiği, herkesin yeteneği dahilinde öğretebileceğini ortaya koyup öğrenmeye de hazır olduğu bu merkezde, tiyatro sahnesinin işgale karşı sağladığı muktedirleşme imkanlarını keşfediyordum. Çok sevdiğim Arapça hiphop müziğinin Cenin ayağının yaratım sürecine tanık oluyor, eşlik edemediğimden el çırpmakla yetiniyordum. Tiyatro Cenin’i sadece Filistin’in kültürel direniş haritasına yerleştirmekle kalmıyor, benim gibi vicdan rotasının peşine düşmüş şaşkın dünya sakinleri vasıtasıyla dünyanın geri kalanına da bağlıyordu. Cenin Kampı’nda kendime özgürleştirici eğitimin merkezinde olduğu bir direniş ahlakı geliştirmekle meşguldüm ki bir Cumartesi sabahı başka bir ahlak tarafından Cenin’den sürüldüm.

Henüz Cenin’e ayak basmadan tecrübeliler tarafından yüzlerce kez tembihlendiğim üzere kamp Ramallah’a benzemezdi; ‘muhafazakâr’ bir yerdi. Yabancısı olduğum bir cemaate akıl öğretmeye meraklı olmadığımdan Cenin’de kaldığım sürece bol elbiseler ve uzun şallarla kamptan tiyatroya gelebilecek olası eleştiri oklarının kendimce önünü almaya gayret ettim. Tiyatro kadın ve erkek Ceninlilerin işbirliği üzerine kurulan kadrosunun çekebileceği tepkiyi kız ve erkek çocukların ders günlerini ayırarak azaltmaya çalışıyordu zaten. Kampta bir süredir olgunlaşan karşı propaganda ertesi gün öğreneceğim üzere, Cuma günü ben haftasonu tatilim için yakın bir şehir olan Tulkarem’deyken somutlaşmış, sağda solda tiyatronun Cenin’in ahlakını bozduğuna, kampa hafifmeşrep yabancı kadınlar ve Yahudi erkekler getirdiğine, ailelerin çocuklarını tiyatrodan almaları gerektiğine dair el ilanları dolaşmaya başlamıştı. Tiyatronun direktörü aynı akşam Tulkarem’e seks yapmaya giden ahlaksız kadınları barındırdığı için tehdit edilmişti. Haftanın ilk iş günü olan Cumartesi’nin sabahında, her gün yaptığımız sabah toplantısında bunları duyduğumda tiyatrodaki üç yabancı kadın olarak bu işin ceremesini çekeceğimizi, bir nebze kendi güvenliğimiz için ama aslen gerilimi dindirmek adına tehdide teslim olacağımızı anladım. Kız öğrencilerin günüydü. Benim giremediğim sabah dersinde üzerine Hürriyet yazdıkları kartondan şapkalar yapan ufaklıklar bahçede şapkalarla koşturuyorlardı. Birkaçına “Ne demek yani hürriyet?” diye sordum, kendim de bilmediğimden. Tiyatronun erkekleri mahçuptu; Adnan’ın gözü yerde, Nebil yaşadığı şehre her zamankinden daha tepkili, Mustafa şakaya vuruyor; Hayfa’nın plajlarında keyif çatacağım halde bir de mızmızlandığım için alaycı.

Cenin’de işlerin sakinleştiğine, geri dönebileceğime dair –hiç gelmeyecek- haberi beklerken kalabileceğim en uygun yer Hayfa’da bir apartman dairesiydi. Cenin’den üç sabit denetim noktası ve üç saat sonra Ramallah’a ulaştığımda, Ramallah’tan en eziyetli denetim noktası olan Qalandiyya vasıtasıyla Kudüs’e geçerken, Kudüs’te Şabat’ın bitmesini bekleyerek vakit öldürürken, Şabat sonundaki ilk Hayfa otobüsüne binmeye çalışan güruh birbirlerini ezmeye yeltenip de bana Batı Şeria’nın işgal altına alınamamış insancıllığını özletirken, nihayet gece yarısı Hayfa’ya varabildiğimde vicdan pusulam hep geriyi, Cenin’i gösteriyordu. Daha ben yoldayken söylentiler bu saçmalığa kısmen rasyonel bir açıklama getirmekteydi; propagandanın arkasında Cenin’i mesken tutmuş ama tiyatro kadar iş yapmayan birkaç STK olmalıydı, tiyatronun yarattığı dalgayla sallanan. Kadınlıkla ahlakla ilgileri marjinaldi. Hem sayıca hem toplumsal konum itibariyle zayıf birkaç kişi bir el ilanı üzerinden yaygın kadın ahlakı söyleminin iktidarına eklemleniyor, namusuna halel gelmesin diye kızını tiyatrodan alma baskısıyla karşı karşıya bırakılan ebeveynlerin kafa karışıklığını kendi iktidarları kılıyorlardı. Seküler ve ilahi dinler adına konuşan erkek iktidar odaklarının kadınlığın zaptı üzerinde anlaştıkları, kadınların tartışmaların özneliğinden men, nesneliğine davetle karşılaştıkları bir coğrafyadan geliyordum ya, hazmedemiyordum ataerkinin ilgisiz tartışmalara kısa devre yaptırabilen engin iktidarını.

Cenin’in baharatı, Nasıralı kadının emeği

Batı Şeria Filistinlilerinin (yani ’67 Araplarının) tersine bir istikamette, bir mülteci kampından ‘48 topraklarına geri sürülüyordum, ama hırsımdan bunu ironik dahi bulmadığım muhakkaktı. ‘48 Araplarını, yani İsrail nüfusunun yüzde yirmisini oluşturan İsrail vatandaşı Filistinlileri dünyanın geri kalanı gibi ben de unutmuş olmalıydım ki, Hayfa’da olmaya katlanamıyordum. Hayfa Arap ve Yahudilerin beraber yaşadıkları, İsrail’in geri kalanına nispeten nefes alınabilir bir şehir olduğu halde, Filistinlilerin kendi evlerine gitmek için aşamadıkları duvarı benim geçişime kolaylıkla açan yabancı pasaportumla çalıntı toprakta yaşamayı devam ettiremiyordum. Hayfa’yı terk etmek üzereydim. Derken olan oldu, ben Cenin’e gidemeden, Cenin bana geldi, ya da getirildi; duvar, sınır, apartheid tanımadan Batı Şeria ile benim bulunduğum ‘48 topraklarının kuzeyi arasında sessiz ağlar ören bir grup Yahudi ve Arap İsrailli kadın tarafından.

İsrail’in kuzeyinde bir Arap şehri olan Nasıra’ya bağlı Kufr Kana köyünde küçük bir zeytinyağı atölyesi olan Sindyanna’nın idarecilerinden Hadas Lahav ile Hayfa’da tanıştım. Birlikte daha da kuzeye, Galile yollarına düştük. Yol boyunca Filistin’dekinin aksine her santimetrekaresi işlenmiş toprakları izlerken Hadas açtı gözlerimi, su yoksulu İsrail’in devasa sulama projelerinin borularının yerleştirildiği, ama suyunun bırakılmadığı Arap tarlalarına. 1948’de olmuş bitmiş bir yenilginin değil, her gün toprağın suyunda, işleri ellerinden alınan Araplarda, ve örgütlenen kadınlarda devam eden bir mücadelenin dinamiklerine yine o yolda açıldı gözlerim. Atölyeye vardığımızda ise beni Cenin’e yarım saat uzaklıktaki Batı Şeria kenti Nablus’tan Belçika’ya satılmak üzere gelen zeytinyağı sabunları karşılayacaktı. Yüzüm güldü.

Yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan İsrailli Araplar mahrumiyet temelinde şekillenen ayrı bir apartheid deneyimliyor. İsrail’in topraklarının yüzde seksenini oluşturan, 1948’de işgal edilerek devlet kontrolü altına alınan arazi Araplardan özenle esirgeniyor; Yahudi Ajansı tarafından kibbutz ve moşavların, Yahudi tarımının, ve teknoloji endüstrisinin kullanımına yönlendiriliyor. Kuruluşunun ilk dönemlerinde Filistinli emeği üzerinde yükselen İsrail şimdilerde Taylandlı, sosyal güvencesiz işçileri sömürmekte; daha çok kadın çalıştıran tekstil fabrikaları ise çoktan ülke dışına taşınmış. Tarımdan koparılan köylerin erkekleri inşaat işçisi olmaya, güvencesiz işler peşinde koşmaya giderlerken, arkada kalan kadınlar nicedir ev işçiliğine layık görüldüler. Fakat şimdilerde Galile’de kadınlar tarımı sahipleniyor, eşitlikçi bir ekonominin nüvelerini atıyorlar. Sindyanna zeytinyağı, zeytinyağı sabunu, zaatar baharatı alıp satan, yalnız kadın çalışanlardan müteşekkil bir adil ticaret (fair trade) kuruluşu. Bundan on iki sene önce Yahudi ve Arap Galileli kadınlar tarafından kurulduğundan beri yalnız (İsrailli ve Batı Şerialı) Arap ve sendikalı çiftçilerle çalışıyor. Kardeş sendika Ma’an ile beraber kadınlara yönelik arıcılık, tarım, sepetçilik kursları düzenleyip, üretici haline gelen kadınlarla ticaret yapmaya başlıyor. Sindyanna’nın atölyesinde zeytinyağı ve zaatar kokuları altında herkes bir işin ucundan tutuyor, sabunlar beraber paketleniyor, yemekler beraber yeniyor, Arapça özgürce konuşuluyor, Sindyanna’da herkes eşit maaş alıyor.

Filistin edebiyatında 48’de kaybedilen toprağa özlemin mahvedilen güzelim portakal ve zeytin ağaçlarına ağıtla bezenmesi boşuna değil. İsrail, üzerine Tel Aviv’i kurduğu Arap şehri Yafa’nın meşhur portakallarını çoktan sahiplenmiş, şimdilerde İsrail menşeiyle dünyaya satıyor. Toprağın işlendikçe sahiplenileceğini bildikleri için sıkı sıkı sarılıyor Filistinliler bugün zeytine. Az bakım isteyen zeytin ağacını İsrail’e rağmen az çok ellerinde tutmayı başarmış ’48 Araplarıyla çalışan Sindyanna şu an İsrail’deki tek fair trade kuruluşu. Buna karşılık önemli bir zeytinyağı ve zaatar üreticisi olan Batı Şeria oldukça örgütlü; kooperatif ve sendikalar organik tarımı geliştirmeye, üretimi İsrail’den bağımsızlaştırmaya çalışıyorlar, fakat özellikle ikinci İntifada’dan beri yoğunlaşan tecrit, çabalarını yerel piyasaya üretimle sınırlıyor. İşte bu noktada Sindyanna bazen satın almak bazen de yalnızca yurtdışına ithaline vesile olmak üzere İsrail lisansını kullanarak ticari araçların kullanabildiği yollardan ürünleri çıkartıyor. Cenin’den Al-Jalama denetim noktasına çiftçiler tarafından getirilen zaatar kamyonla alınıp Kufr Kana’ya, oradan da Avrupa ve Kuzey Amerika’daki IFAT üyesi adil ticaret kuruluşlarına gönderiliyor. Her ne kadar denetim noktalarındaki askerlerin keyfiyetinin bozulacak ürünleri günlerce orada bekletmeye meyyal olması Sindyanna’nın zeytinyağı ticaretini Cenin’den Galile’ye çevirmesine sebep oluyor olsa da, İsrail’de karşıma çıkan Cenin menşeli baharat, emek ve dayanışmanın işgal tanımayan yollar inşa edebileceğine dair umudumu tazeliyor. Hadas’la Nasıra’nın köylerinde emekçi kadınlarla tanışır ve kahvenin eşlik ettiği sohbetler sırasında yeni işbirliği tohumlarının nasıl atıldığını gözlerken işgal ekonomisinin karşısına dikilen adil üretim ve değişim imkanlarını da keşfediyorum. Kadınlar yaptıkları işin hayırseverleşmemesinde kararlı; otantik elbise üretme, Turizm Bakanlığı’ndan gelmesi muhtemel bir fon için Arap köylerini turistik açıdan çekici hale getirme gibi projeler Nasıra’da da mevcut ama pek rağbet görmüyor. Mesele özellikle Arap ve kadın çalışanlar için istikrarlı bir istihdam ve üreticiler için öngörülebilir, adil bir ekonomi. Kadınların çalışmasına karşı Cenin’dekine benzer bir ‘muhafazakârlık’ söyleminin iktidar alanında iş gören cinsiyetçilik elbette duyulmamış değil; kadınlar üretim alanlarını yalnızca kadınlardan müteşekkil olarak düzenleyerek söylemi kısmen kesintiye uğratıyor, ama ticarette ve örgütlenmede erkeklerle beraber çalışıyorlar. Atölyede becerikli elleriyle yapraklara Cenin’den gelen zaatarı dolduran 36 yaşındaki üç çocuk annesi Tujan, Sindyanna’yı Ma’an sendikasının kadınlara yönelik düzenlediği İbranice ve bilgisayar derslerinde duymuş; çalışanların kadınlardan müteşekkil olması işe girme kararını kolaylaştırmış. Ben onu dikkatle izlerken o bana İkinci İntifada’dan beri ziyaret edemediği Cenin’i soruyor; yarım yamalak Arapçamla özlediğimi anlatmaya çalışıyorum. Hayfa ve Nasıra artık onlar için olduğu gibi benim için de daha yaşanılır; biraz sakinleşiyorum.

Özgürlük Tiyatrosu’nda ise işler hala sakinleşmiyor; beraber fotoğraf dersi yaptığımız Tarık’tan aldığım e-posta en hevesli kız öğrencimiz Salva’nın babası yüzünden artık tiyatroya gelemediğini haber veriyor. İşgal yalnızca sağı solu kol gezen askerler değil, akıl almaz badireler atlatırken oğullarını kızlarını toprağa vermiş, yaşamları kıstırıldıkları şehre mıhlanmış bir topluluğun içinde muhtaçlık durumunun tesisi. İsrail askerlerinin Filistin topraklarını terk edişini beklemeden işgali tersine çeviren yaşamsal ilişkiler kuran örgütlülük ise bugün Cenin’de bir tiyatro sahnesi kadar önemli. Hayfa’yı Cenin’den, Arapları topraklarından, kadınları kadınlıktan ayıran sınırların altını oyduğu için.

Written by ctekay

Nisan 30, 2011 17:57

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.