Juliano Mer-Khamis’in ardından: Canay Özden ile sohbet
Cenin Özgürlük Tiyatrosu kurucusu, Arna’nın Çocukları belgeselinin yönetmeni, kendisini “yüzde yüz Filistinli ve yüzde yüz Yahudi” olarak tanımlayan muhalif sanatçı, öğretmen ve düşünür Juliano Mer-Khamis 4 Nisan günü Cenin’de vurularak öldürüldü. Sanatın sunduğu imkanların farklı direniş biçimlerini mümkün kıldığına inanan Mer-Khamis’in Filistinlilerin direnişine ve uluslararası dayanışma hareketlerine teori ve pratikteki katkısını anlatmak için “muhalif” kelimesi yetmiyor aslında. Savaşın toprak işgaliyle sınırlı olmadığını, “zihinlerin işgali”ne direnmek gerektiğini vurgulayan Mer-Khamis, Cenin Muharebesi gazisi, eski Fetih militanı Zekeriya Zübeydi ile beraber 2006 yılında merhum annesi Arna’nın izinde Cenin’de kurduğu Özgürlük Tiyatrosu’nda bu “kültürel intifada”yı harekete geçirdi. Ancak bir süredir tiyatroya bitmek bilmeyen tehditler yağıyordu ve de tiyatroyla kim olduğu bilinmeyen kişiler arasındaki bu gerginlik maalesef Mer-Khamis’in vurulmasıyla sonuçlandı. İsrail’de annesinin gömülü olduğu kibbutza defnedilen Mer-Khamis’in cenazesi Cenin’den geçirilerek uğurlandı, ancak İsrail’e geçiş izni olmayan bir çok Filistinli dostu sınırın öte tarafındaki törene katılamadılar.
Mer-Khamis’in ölümünden tam bir hafta sonra, İKSV’nin film festivalinde gösterilen Kukla Tiyatrosu adlı filmi dolayısıyla Türkiye’de bulunan Canay Özden ile buluşup sohbet etme olanağı buldum. Canay, 2008 yazında Faculty for Israeli Palestinian Peace (FFIPP) aracılığıyla Cenin Özgürlük Tiyatrosu’nda gönüllü bulundu, orada edindiği deneyimlerden yola çıkarak Amargi Feminist Dergi‘nin Kış 2008 sayısına “Hayfa’dan Cenin’e Giden Yol: İşgal Altında Kadınlık ve Özgürlük” adlı bir yazı yazdı. Kendisiyle buluştuğumuzda beni kırmadı ve Cenin’de bulunduğu sürede yaşadıklarını, gördüklerini bir de bana anlattı. Sohbetimiz Cenin gençliğinin nerelerde takıldığından zihinlerin işgaline, tiyatronun günlük aktivitelerinden tiyatroya gelen tehditlere kadar uzandı. Burda bu uzun ve sürükleyici sohbetten bir kesit paylaşıyorum.
***
Cihan: 2008 yazında Cenin Özgürlük Tiyatrosu’nda gönüllü olarak bulundun. O dönemden neler hatırlıyorsun, biraz bahseder misin?
Canay: Juliano’dan en çok duyduğum şeylerden bir tanesi: “Bu işgal zihin işgali!” Cenin gerçekten yaşaması çok zor bir yer. İşgali hakikaten hissediyorsun, yaşıyorsun. Sadece askeriye görmen, daha çok kontrol noktasından geçmen falan değil… Cenin’de yapabileceğin hiç bir şey yok bir genç insan olarak. Gençler yazın internet kafelere falan gidiyorlar, yapacak başka hiç bir şey yok. Çok inanılmaz bir şeydi; oradaki genç kızların, erkeklerin, tiyatroya gelip oyunculuk falan gibi bizim Türkiye’de dahi lüks addedeceğimiz bir şeye gerçekten kendilerini adamaları ve bunu çok ciddi bir şekilde yapmaları, benim hala aklımı alan bir şey, çok algılayamadığım bir şey.
Cihan: Cenin’de ne kadar kaldın?
Canay: Ben bir ay kaldım, hatta bir aydan biraz daha az, çünkü erken ayrılmak zorunda kaldık. Erken ayrılmak zorunda kaldığımızda Juliano bizi, – benden başka gönüllü iki kişi daha vardı o zaman – hepimizi çağırdı, durumu anlattı. “En önemli şey sizin güvenliğiniz” dedi, “başınıza bir şey gelse bunun hesabı verilemez. Ama öte yandan sizin burda olmanız bizim için de iyi değil, çünkü gittikçe daha çok tehdit alıyoruz” falan… Açıkçası o tehditleri savuranlar için biz orda çok önemli insanlar değiliz, ama olmasak da bir bahane veriyor, sebep veriyordu ellerine.
Cihan: Tehditleri savuranlar kimdi? Ceninliler miydi?
Canay: Bunu hiç bir zaman tam olarak anlayamadık, kendilerine Ceninli süsü veren insanlar da olabilir. Özgürlük Tiyatrosu’na bayağı bir para geliyordu, sonuçta uluslararası çapta meşhur olmuş bir yer, New York’ta “Özgürlük Tiyatrosu Dostları” var falan.. O yokluğun içinde, düşün ki su bulmakta zorlanıyorsun, bizim bilgisayar laboratuarımız var, bunun gibi şeyler dikkat çekmeye başlamıştı. Juliano’nun ve başka insanların ağzından, “Rakip STK’ların işi bu” gibisinden, biraz komplo teorisi gibi gelebilecek şeyler duyuyorduk. Öte yandan “Bu insanlar bizim kültürümüzü hedef alıyorlar”, “Dışardan Yahudileri sokuyorlar şehrimize” falan deniyordu. Juliano’nun kendisi de Yahudi, ama kimsenin hiç bir problemi yoktu bununla — oraya kızını, oğlunu gönderen aileler, herkes Juliano’nun ne olduğunu biliyor, bu konuda bir problem yoktu. Tiyatroda da benim gibi uluslararası gönüllüler, onların arasında Amerikalı Yahudi, Belçikalı Hıristiyan, bir sürü tip var. O tehdit eden insanların yüzünü bilmiyorsun, kim olduğunu bilmiyorsun, doğrudan hiç bir şey olmuyor. Doğrudan gördüğün tek şey annelerin, babaların çocuklarını okuldan alması… Onlar da biraz tehdide boyun eğmiş oluyorlar. Ben oradayken de çocuk sayısında bayağı bir azalma olmuştu. Sonrasında Juliano bizi çağırdı, söylediği sürekli şuydu: “Bu zihinlerin işgali, zihinlerin işgali.” O zaman en fazla duyduğum şeydi bu, hala da duyuyorum, Mustafa diye bir çocuk vardı mesela, fotoğraf dersi veriyordu orda, şimdi Facebook’tan takip edebiliyorum ancak. “Zihinlerimizi özgürleştirmeliyiz, kendimizi bizden başka kimse kurtaramaz” gibi şeyler yazıyor. Orası dar geliyor tabii insanlara, biraz ufuklar açıldığı zaman. Bir de tiyatro vesilesiyle bin tane yerden insan geliyor, aşırı bir kontrast: yol yok Cenin’de, öyle bir yer. Özgürlük Tiyatrosu’ndan iki blok ötesi mezarlık, Cenin Muharabesi’nde ölen insanlar orda… Öyle bir ortam var. Hala muharebenin izleri var, orada burada, binalarda mermi izleri var.
Cihan: Arna’nın Çocukları‘nı izlerken tiyatronun Cenin Muharebesi’nden önceki halini gördük. Şimdi anlattıklarını gözümde pek canlandıramıyorum, tiyatroda bilgisayar laboratuarı var diyorsun, halbuki filmde gördüğümüz çok daha küçük bir yerdi sanki, şimdi anlattığın yere nazaran. 2008′de tiyatro nasıl bir yerdi?
Canay: Çok daha büyük bir yer değil herhalde. Tiyatro salonunun kendisi çok büyük, orası yeni yapılmış olabilir. Hatta ben ordayken DAM1 konser verdi orda, çok güzeldi, hatırlayınca tüylerim diken diken oluyor. Cenin’e ilk gelişleriydi o zaman, salon tıklım tıklım olmuştu. Tiyatro salonu dışında bir bilgisayar, bir fotoğraf laboratuarı var. Fotoğraf makinaları, kameralar var; kitaplıkları, plazma televizyonları var. Bunlar çok pahalı şeyler değil tabii, ama Cenin şartlarında göze batıyor.
Cihan: Batı Şeria’da İsrail vatandaşları, Filistinliler ve uluslararası vatandaşların ayrı ayrı yollar kullandıklarını biliyoruz. Senin yol deneyimlerin nasıldı?
Canay: Ramallah’tan Cenin’e doğru yolculuk yaptığında kontrol noktaları gittikçe artıyor. Cenin çok hızlı bir şekilde çıkıp terk edebileceğin bir yer değil. Tahmin ediyorum ki Juliano’yu vurduklarında onu hızlı bir şekilde çıkarmışlardır, çünkü o İsrail vatandaşıydı. İsrail vatandaşlarının kullanabileceği yollar var, onu direk Hayfa’ya götürmüşlerdir, o da yarım saatlik bir yol. Bu konuda Amargi’ye yazdığım bir yazı var, tamamen Cenin’den Hayfa’ya uzanan yolculukla alakalıydı, Cenin’den kovulduktan sonra yaptığımız. Gerçekten aslında otuz dakikalık bir yol, ama bütün gününüzü alıyor tabii, Cenin’den Ramallah’a, Ramallah’tan Kudüs’e… Bir de biz kovulduğumuzda Şabat bitmek üzereydi, o kötü biz zamanlama oldu, çok bekledik. Şabat’tan sonra Kudüs’ten Hayfa’ya giden ilk otobüs o kadar dolu oluyor ki… Çok moral bozucu bir yolculuktu, Hayfa’ya ayakta sıkış tıkış gittik. Neyse ki FiP (açılımı?) ‘in Hayfa’da yazın tuttuğu bir ev vardı, orada mağdur şekilde, resmen geri sürgün olduk Hayfa’ya! Hayfa’yla Cenin arasında böyle bir ilişki var, Cenin Mülteci Kampı’nda yaşayan insanlar Hayfa’lı aileler aslında. O aradaki bağ oldukça ilginç. Konuşurken aklıma geldi, Cenin’de bir de kampla şehir arasında bir ayrım vardı, halbuki baksan iki tarafı bir birinden gözle ayırt edemezsin. İki taraf arasında, sanki şehirliler oralı da, kamplılar mültecilermiş gibi — tabii ki öyleler ama — sanki oranın gerçek sakini değillermiş gibi bir ayrım vardı. Bu söyleyeceğimi o kadar açıklayamam, çünkü orada uzun süre kalamadım, ama tiyatro kamptaydı ve kamp daha muhafazakar bir yerdi. Mesela bizde gönüllü olarak çalışan insanların bir kısmı şehirden geliyorlardı (şehirden geliyorlar dediğim, on dakika yol yürüyüp geliyorlar aslında), ama onlar için şehirden kampa gitmek aileye arkadaşlara açıklanacak bir şey mesela. Kampın daha muhafazakar olduğu kesin, ama bu nasıl açıklanabilir, hiç bir fikrim yok.
Cihan: Kamptakiler hep Hayfa’dan gelen aileler miydi?
Canay: Çoğunlukla Hayfa’dan, başka yerlerden de kesin vardır. Juliano da zaten Hayfa’lı, sanırım haftanın yarısını orda yarısını kampta geçiriyordu. Ama o mesela, hatırladığım kadarıyla, hızlı yoldan geçiyordu. Çok emin değilim ama Filistinliler’in geçtiği yoldan geçtiğini zannetmiyorum, o yol en az 8-9 saat alıyor. İsrailliler’in kullandıkları hızlı yolları uluslararası ziyaretçiler dahi kullanamıyor. Biz uluslararası gönüllüler tamamen Filistinliler’in kullandıkları yolları kullandık mesela.
Biz Cenin’i çok hızlı terketmek zorunda kaldık. Juliano güvenliğimizi sağlayamayacağını söyledi, belki de çok net bir tehdit almıştı, bize söylememiş olabilir. Şunu demiş bile olabilirler: “Ya bu gece terk ederler ya da yarın…” falan gibi bir şey… Bunlar olmuş olabilir. Şimdi tabii, Juliano öldürüldükten sonra geriye baktığımda, demek ki tehditlerin altı o kadar da boş değilmiş diyorum. Aradan seneler geçti, bu insanlar sürekli orada yaşıyorlardı, sürekli o tehdit hiç azalmadan, hep böyle bir düşük yoğunluklu savaş halinde devam etmiş demek ki ve sonunda…
Cihan: Tiyatroda bir gününüz nasıl geçiyordu?
Canay: Ben oradayken yaz olduğu için yaz okulu vardı. Çocuklar sabahleyin geliyorlar, her gün farklı ders oluyor. Kız çocuklarıyla erkek çocukların ayrı günleri vardı. O yüzden, Pazartesi ve Salı günleri mesela, sabahları resim dersiyle başlıyoruz, resim dersi bitiyor, başka bir ders başlıyor. Oyunculuk dersi var, müzik dersi var. Müzik dersini de benimle beraber orada gönüllü olarak çalışan bir Amerikalı veriyordu. Piyano vardı, onunla çocuklara vokal çalıştırıyordu. Mesela ben oyunculuk dersi verdim, benim fazla bir oyunculuk tecrübem yok aslında ama çocuklarla oynadığım oyunlar vardı, onlara oyunculuk becerileri kazandırmak amaçlı oynanan. Juliano bize bütün bu oyunların içinde bulunduğu bir kitap vermişti. Dolayısıyla oyunculuk deneyiminden çok öğretmenlik deneyimi lazımdı.
Ben oraya gittiğimde Arapça’m şimdi olduğundan da kötüydü, anlıyordum ama neredeyse hiç konuşamıyordum. Çocuklarla iletişimim o yüzden biraz düşüktü, daha çok vücut diliyle anlaşıyorduk. Yanımıza tercüman veriyorlardı, Arapça alfabeyi bile bilmeyen gönüllüler de vardı çünkü orada. Hatta onlar arasında dönüp dönüp Cenin’e giden ve çok daha sağlam ilişkiler kuran insanlar dahi oldu, Arapça öğrenmeye başlayanlar oldu.
Daha çok oyunculukla ilgili dersler vardı. Çocukların suratını palyaço gibi boyadığımı hatırlıyorum mesela. İngilizce dersi vardı, bir tane İngilizce dersi veren, orada sürekli yaşayan birisi vardı ama onun da İngilizcesi çok iyi değildi, çocukların hiç yok zaten. Ona yardımcı olduk. İngilizce kitaplarından dil öğretiyorduk.
O zaman “Yeni Okul” diye bir şey kuruluyordu, biraz daha uzakta, yeni bir bina satın almışlardı. Bildiğin ev – oda, mutfak var; yerler halı kaplı. Orda tiyatro egzersizleri yapıyorduk. O zaman Ramallah’tan bir tane drama terapisti de gelmişti. Ona uzman gözüyle bakılıyordu, haftada bir geliyordu, analist gibi çalışıyordu daha çok; çocuklar ruhlarıyla iletişime geçsinler, kaba tabirle içlerini döksünler diye egzersizler, meditasyon gibi şeyler yaptırıyordu. Ben de o seanslara katılmıştım, çok eğlenceliydi. Sonra ara verdiğimizde mutfağa gidiyorduk, Nebil bize ut çalıyordu. Bu Yeni Okul’a gelenler daha çok genç kadın ve erkeklerdi, çocuk değillerdi yani. Tabii oraya kız-erkek beraber gelinince, o bir sorun oldu Ceninliler için. Kızların erkeklerin bir arada olması, “kültürümüzü içeriden oyuyorlar, mahvediyorlar” gibi tepkilere yol açtı. Bu arada biz gönüllüler de orada misafirhanede kalıyorduk, misafirhane dediğim de büyük bir apartman dairesi. Bütün gönüllüler bir arada kalıyoruz, erkek-kadın ayrımı yok, ayrı odalarda kalmamıza rağmen ona da laf gelmişti. Herkesin çok hızlı bir şekilde her şeyden haberi oluyordu yani, çok küçük bir yer sonuçta. Bütün Cenin’de bir tane pizzacı vardı, onun adı da “Pizza Hot”; bir de “Jenin Fried Chicken”, bir tane de “kokteyl” yani meyva suyu yapan bir yer. Yani gidebileceğin yerler bunlar, bunlar da daha çok gençlerin takıldığı, entel ortam olarak addedilen yerler, onun dışında bir yer yok. O yüzden herkes sürekli her şeyi görüyor, duyuyor.
Cihan: Yeni Okul’da daha büyük öğrenciler var demiştin, değil mi?
Canay: Evet daha gençler, 13-16 yaşlarında, daha bile büyük yaşlarda. Zaten en sonunda bu oyunları falan sahneye koyanlar onlar. Oyuncular onlar arasından çıkıyor, onlar kendilerini tamamen adamış vaziyetteler. “Bad Boys” diye bir grubumuz vardı, 17 yaşlarında, hepsi Cenin’de yetişmiş erkek çocuklar. Aralarında “Muharebe çıksa da şehit olsam” diyenler vardı, ama bir yandan inanılmaz bir adanmışlıkla oyuncu olmaya çalışıyorlar. “Eğer ki muharebe olmazsa, oyuncu olacağım; olursa da şehit olacağım inşallah” derlerdi.
Mesela küçük çocuklara palyaçoluk dersi veriyorduk. Aslında böyle bir şey yok, bu çocuk büyüyünce palyaçoluk ya da oyunculuk yapabileceği bir dünya değil orası. Ama böyle bir anlayış geliştirilmesi zaten Juliano’nun ve oradaki insanların amacıydı, bu çocuklar gerçekten onu hayal etsinler, burdan çıkınca oyuncu olacağım diyebilsinler istiyorlardı.
Tiyatronun kendini kabul ettirme stratejilerinden bir tanesi, sadece strateji için değil tabii ki ama, Zekeriya Zübeydi’yle2 işbirliği içerisinde olması. Özgürlük Tiyatrosu kurulduğu zaman Juliano ve Zekeriya beraber açtılar diye lanse edildi. Zekeriya da küçükken (Juliano’nun annesi Arna’nın yine Cenin’de açtığı) tiyatroya gidiyormuş. Arada bir cipiyle geliyordu… cip değil tank aslında, böyle yeşil kamuflaj renkli. Zekeriya geliyor mesela tiyatroya, kimse ne yapacağını bilemiyor. Öyle her gün gördüğün bir insan değil. Hatta bir keresinde biz gönüllüler olarak Juliano’nun evine yemeğe davetliydik. Gittik baktık orda Zekeriya oturuyor, şok olmuştuk. Biraz da çekindiğin bir insan, yüzünün yarısı yanmış, Cenin Muharebesi’nde gazi olmuş, adamla ne konuşacağını bilemiyorsun. Arapça’mız da düzgün değil, doğru düzgün bir şey de söyleyemiyoruz, böyle salak gibi kaldık. Juliano’nun da küçük bir kızı var, o zaman beş-altı yaşlarındaydı. O bir yerden yavru köpek bulmuş bir tane, onu evlat edinmiş. Çok sevimli bir kız, Zekeriya’yla da inanılmaz iyi anlaşıyor. Onunla beraber oynamaya başladılar, zaten kızın da Arapça anadili, onlar kendi aralarında konuşuyorlar. Sonra Zekeriya bize dönüp, “dog”, “male, female” falan demeye başladı, biz de “yes, yes” falan diyoruz… Orda buzlar eridi. Biz de zaten ondan bir şey bekliyorduk ki, saygısızlık etmeyelim falan diye. Zekeriya da böyle “girl dog” falan diye bizle iletişim kurmaya çalışıyor.
Beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi, Zekeriya’nın küçükken tiyatroda oyuncu olması ve sonrasında da Özgürlük Tiyatrosu’nu Cenin’de çok desteklemesi, ama buna rağmen yeterli olmamış demek ki. Çünkü herkesin Zekeriya Zübeydi’ye inanılmaz saygısı var. Sanırım ufak bir tartışma konusu var galiba, niye herkesin öldüğü ve onun ölmediğiyle ilgili. Ama yine de, saygıları olmasa bile korkuyorlar ondan.
Cihan: Ve buna rağmen Juliano’yu vurdular…
Canay: Evet…
Cihan: Sen Filistin’e gitmeye nasıl karar vermiştin?
Canay: Ben Filistin’e gitmeden evvel Ortadoğu’yu biraz gezdim. Üniversitedeyken Suriye’de bir yaz geçirmiştim, Arapça öğrenmeye başlamıştım. Filistin’e gitmek her zaman aklımda olan bir şeydi, gerçekten gidip görmek istediğim için. Siyaseten inandığım bir şey var, gidip görmeye de gerek yok siyaseten inandığın şeyi doğrulamak için. Biraz naif bir merakla gitmeyi hep istiyordum, ama çok da olası bir şey gibi gelmiyordu. Örgütsüz gitmek zor; uluslararası bir gönüllü olarak Batı Şeria’da işin kolay, hem İsrailliler’e, hem Filistinliler’e göre kolay hem de, ama son kertede yine de tek başına olmak istemeyeceğin bir yer. Gitmenin yollarını araştırdım, Ortadoğu bölümünde olduğum için hem etrafımda çok Filistinli hem de çok Filistin örgütü var, hem de Filistin’e gidiş olanağı var. O zaman FFIPP de şimdikine göre çok daha makul bir meblaya Filistin’e gönüllüleri götürüyordu. Öyle bir fırsat gelince gittim, aslında araştırmamla hiç bir ilgisi yok. Oraya giderken de Filistin konusunu akademik olarak çalışmayacağımı biliyordum, gönüllü olarak gittim.
1DAM, ya da Da Arab MC’s, İsrail’in Lod kentinde yaşayan Filistinli üç mahalle arkadaşının kurduğu, son yıllarda uluslararası üne kavuşan Arapça Hip-Hop/Rap grubu. İsrail’de doğan Araplar (48′liler de deniyor) Batı Şeria ya da Gazze’ye yolculuk edemediklerinden, uğraşılıp özel izinler alınmasına rağmen, DAM uzun süre sınırın öte tarafındaki hayranlarıyla buluşamadı. DAM’in Lod’da başlayan macerasını anlatan, bol ödüllü bir belgesel için, bakınız: Filistin asıllı Amerikalı genç yönetmen Jackie Salloum’un Slingshot Hip-Hop adlı belgeseli.
2Cenin Muharebesi (1-11 Nisan 2002) zamanında El Aksa Şehitleri Tugayı’nın komutanlığını yapmış eski Fetih militanı. Cenin Muharebesi’nden hayatta kalan yegane militan, 2007′de silahlarını teslim edip Juliano’nun önayak olduğu “Kültürel İntifada”ya katılma kararını açıkladıktan sonra İsrail tarafından aranması durdurulmuştu.