Çok dilliliğin imkânlarını yarat(ama)mak
13 Nisan Çarşamba akşamı İstanbul Kültür Sanat Vakfı‘nın düzenlediği 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında Pera Müzesi‘nin sinema salonunda gösterilen Annem Barış İstiyor / Dayê Dibê Aşitî adlı belgeseli görmeye gitim. Daha önce Bêdengî / Sessizlik adlı kısa filmiyle uluslararası çapta ses getiren genç yönetmen Aziz Çapkurt‘un ilk belgeseli olan Annem Barış İstiyor / Dayê Dibê Aşitî, 1996′da kurulan ve barışın imkânlarının yaratılabilmesi için Kürt sorununa demokratik-siyasi çözüm getirilmesini talep eden Barış Anneleri İnisiyatifi‘nin bir vakayinamesi. Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan süreçlerin hatırlanması ve anlaşılması açısından bu tür hafıza çalışmaları önemli bir yer tutuyor, bu belgesel de bu açıdan başarılı bir çalışma olmuş. Ancak amacım filmin kendisine eleştiriler getirmek değil. Bu gösterimin de içinde olduğu film festivalinin dille olan ilişkisinden biraz bahsetmek istiyorum.
1982 yılından beri kendisini “Uluslararası İstanbul Film Festivali” olarak lanse eden İKSV Film Festivali, çok dilli filmleri, Türkçe-İngilizce iki dilli materyelleri (web sayfası, kitapçık vb.) ve bir çok farklı dilde sohbetlerin kulaklara çalındığı açılış ve kapanış partileriyle bilinir. Filmler orijinal dillerinde gösterilir, gösterimlerin hemen hepsinde gereğine göre hem Türkçe hem İngilizce çift altyazı sistemi var, İstanbul’un diğer film festivallerinde olduğu gibi burda da bu sistem geçerli. Böylece bir çok dilden filmler orijinal sesleriyle Türkiye izleyicisine ulaşma imkânı bulur, aynı zamanda festival zamanı uluslararası sanatçıdan yapımcıya bilimum sinema emekçisi ve izleyicisi İstanbul’a doluşur.
Film festivallerinin bir güzelliği de filmlerin yönetmenlerinin gösterimlere gelip izleyicileriyle buluşmaları, soruları cevaplamalarıdır. Ticari sinemalarda olduğu gibi bilet alıp salona girip salondan çıkmazsın. Kapı önü muhabbetleri, tanıdıkla karşılaşma, bir kere görüp bir daha göremeyeceğim filmler bir yana, festivalin benim için en önemli ve biricik tarafı filmlerden sonraki kısa soru-cevap ya da tartışma kısımlarıdır. Her açıdan çok dilli/kültürlü olarak lanse edilen film festivali, bu noktada başarısız oluyor. Bir tane genç gönüllü ya da organizasyondan sorumlu kişi, yönetmenle beraber podyuma çıkıyor ve soru-cevap kısmında ardıl çeviri yapıyor. Bu çevirilerin yetersiz olmadığı durumlar maalesef çok nadir; kişi profesyonel ya da yarı amatör çevirmen olmadığından söylenene sadakat bir yana dursun, zaten söylenenlerin yarısı hatırlanmadığından çevrilemiyor.
Ardıl çeviri yapılması zorunlu durumlarda, örneğin yabancı konuşmacılar söz konusuysa ve bulunulan salonda simültane tercüme sistemi yoksa, en azından konuşmacıyla önceden anlaşılır, 2-3 cümlede bir çeviri yapılır mesela. (30 Ocak Pazar günü Tütün Deposu‘nda gösterilen, Rachel Corrie‘nin ailesinin konuşmacı olarak katıldığı Rachel filminin gösterimi buna bir örnekti.) Burada çok önemli bir nokta var: eğer söz konusu konuşmacı Türkçe bilmiyorsa çeviri için daha çok fazla çaba gösteriliyor. Tersi durumlarda, yani konuşmacı Türkçe bilip de, salonda Türkçe anlamayan izleyiciler için İngilizceye çeviri yapılıyorsa, çeviriler çok daha özensiz oluyor. Bu durumda izleyici kendisini nasıl hissediyor? Bağımsız festivallerdeki film gösterimleri, sanatın paylaşımını sağlamak için mi, yoksa sadece sanatçı kültünü daha da yüceltmeye mi yarıyor?
Sorun burada da bitmiyor. Annem Barış İstiyor / Dayê Dibê Aşitî iki dilli bir belgesel film: seslendirme Kürtçe-Türkçe dilleri arasında değişirken, Kürtçe konuşulan bölümlerde Türkçe altyazı geçiliyor. Hangi dil olursa olsun da İngilizce “üstyazı” var. Burada aklıma takılan ilk soru şu: Madem Kürtçe sesler altyazıda Türkçe’ye çevriliyor, niye Türkçe bölümlerde Kürtçe altyazı yok? Bu dengesiz çeviri durumu, bu ülkede herkesin Türkçe konuştuğunu, Kürtçe’nin ise ülke insanına çevrilmesi gereken “yabancı” bir dil olduğunu farzeden zihniyeti doğrulamıyor mu? İkinci sorunsa şu: kendini uluslararası addeden ve filmlerini Türkçe-İngilizce diye lanse eden bir film festivali, niye konuşma-tartışma sırasında çeviri konusunda bu kadar özensiz? 13 Nisan akşamı Kürtçe, Türkçe, İngilizce dillerinde gösterilen bir film sonrasında, salondaki herkesin farklı kombinasyonlarda bu dillerden biri ya da daha fazlasını konuştuğu, hem de çok kalabalık olmayan bir salondan, niye bir birimizin ne dediğini anlamadan, monolog ya da diyaloglara dönüşen konuşmaların verdiği sıkıntıyla çıktık?
Bir başka derdim de şu durumdan kaynaklanıyor: insanlar ya da kurumlar tarafından çevirmenliğin gerçek bir iş olduğu, çevirinin emek gerektiren bir iş olduğu düşünülmüyor. Sanki birbirine çevrilmesi gereken dilleri konuşan herkes bu işi yapabilirmiş gibi bir varsayım var. Yapılmaz da değil, zorunlu kalınca yapılır tabii: sonuçta ben de iki dilde akıcı konuşabilen biri olarak, zorunlu kalınan hallerde hatır için çeviri yapa yapa bu işi amatörce yapmaya alıştım. Fakat aslında kolaylıkla profesyonel çevirmenlerin bulunabileceği, çalışabileceği durumlarda çeviriye karşı alınan bu lakayt tavır, bu ülkede zaten emeğinin karşılığını hiç bir zaman doğru dürüst alamayan çevirmenlerin emeğini de göz ardı ediyor. Rahmetli babam hayattayken çevirmen (kendisi “mütercim” derdi) olarak hayatını kazandığı için bu konuda kişisel olarak da yaralıyım.
Bu topraklarda yaşayan herkes için anadilde eğitim görme taleplerini destekliyoruz demekle kalmayıp, dilin iletişim için elzem olduğu toplumsal alanda herkesin konuşmaya dahil olma imkânlarını yaratmak için çaba göstermemiz gerekiyor. Diyarbakır’a ne zaman konferansa, toplantıya gitsem her salonda simültane (eşzamanlı) tercüme kabinleri var, sürekli Kürtçe, Türkçe, İngilizce dillerinde kulaklıklar aracılığıyla salonda bulunanlara çeviri yapılıyor. İsteyince imkânlar yaratılabiliyor demek ki, “simültane tercüme pahalı; kabinleri, sistemi kurmak pahalı” denmiyor. Bu durum, belki de mecburen, Diyarbakır’da çeviriye ihtiyaç duyma halinin ciddiye alındığını gösteriyor. Diyarbakır’da durum böyleyse, İstanbul’da niye imkânsız olsun? Hep beraber yaşamanın koşullarını oluşturmak için, hem sınırlar ötesi, hem diller ötesi iletişim kurabilmenin imkânlarını yaratmanın sorumluluğunu alabilmemiz gerekir. Ancak o zaman çok dillilik kağıt üzerinde kalmaktan kurtulabilir.
Canay Özden – Hayfa’dan Cenin’e Giden Yol: İşgal Altında Kadınlık ve Özgürlük
Juliano Mer-Khamis’in ardından Canay’la yaptığım röportajın takibinde kendisinin izniyle Amargi’nin 2008 kış sayısında yayımlanan yazısını burada paylaşıyorum. İyi okumalar!
******
Hayfa’dan Cenin’e Giden Yol
İşgal Altında Kadınlık ve Özgürlük
Canay Özden
Cenin. Batı Şeria’nın kuzeyinde otuzbeş bin kişilik bir Arap şehri ve yanıbaşında oniki bin kişilik ve elli küsür senelik bir mülteci kampı. Cenin şehrinin pazar yeri hareketli, bağrışı çağrışı bol, kadını erkeği tezcanlı; Cenin kampının çocuğu çok, sıvası eh biraz dökük, kadını erkeği tezcanlı. Cenin ufakça; taksi bir uçtan bir uca 7 şekel, toplu ulaşım yok. Kamplıların şivesi şehirlilerinkinden koyu. Kamplılar mağrur, şehirliler çalışkan, Cenin yaralı ama canlı.
Hayfa. İsrail’in kuzeyinde, 260 bin nüfusla İsrail’in üçüncü en büyük yerleşimi. Tel Aviv’e 90 kilometre uzaklıkta, sevimli bir liman şehri. Hayfa’nın bir petrol rafinerisi, iki üniversitesi, yükselen bir teknoloji endüstrisine ev sahipliği yapan gökdelenleri, sayısız alışveriş merkezi var. Hayfa’nın gezmeye doyulmaz Bahai bahçeleri dünyaca meşhur, sörf ve dalış yapılan plajları şık, mimarisi göz alıcı. Hayfa’nın barları bol, sokakları temiz, sakinleri sakin. Otobüs bileti 5.70 şekel.
Cenin’de iş az. Aileler çok çocuklu ama nüfus artmıyor; bazısı iş bulmak için, bazısıysa sırf bir nefes almak için terk ediyor Cenin’i, ekseriyetle Ramallah’a doğru. Cenin’de akşamlar erken bitiyor; ufak tefek ama popüler pastane ‘Delicate’ ve pizzasıyla nargilesi meşhur Pizza ‘Hot’ dışında gidecek yer yok. Cenin işgal altında. Tanklar şehrin etrafında nöbette. İsrail askerleri üç gecede bir girip tur atıyor, canları çekerse birini alıp götürüyorlar. Cenin’de sinema yok, ama bir tiyatro var. Adı Özgürlük Tiyatrosu.
Dünya Hayfa’yı Bahai dini için merkezi önemi olan tapınakları ve bahçeleriyle tanıyor, Cenin’i ise 2002’deki kanlı Cenin Muharebesi’yle. Hayfa’da Hz. Bahaullah’ın mezarı var, Cenin’de ise altı sene önce İsrail ordusu tank, helikopter ve piyadelerle kampı işgal ettiğinde ölen Filistinlilerin toplu mezarı. Hayfa’nın sokaklarında, otobüslerinde gündelik hayata uzileriyle karışmış kadın erkek askerler var, Cenin kampında ise her zaman tetikte ve örgütlü direnişçiler. Hayfa’da Rus Yahudilerden geçilmiyor, Cenin’de ise Amerikan yapımı İsrail kurşunlarının izini bedeninin bir yerinde taşıyanlardan. Su yoksulu ama teknoloji zengini İsrail’de bir Hayfalı her gün ortalama 300 litre su harcıyor, Ceninli ise 60. 2002 senesinde Batı Şeria’nın etrafına -aslen içine- örülmeye başlanan duvarla iyiden iyiye cisimleşen altmış senelik apartheid yalnızca toprakları ve yolları değil, zihinleri de zapturapt altında tutuyor; 1953 senesinde Cenin Kampı’nı kuranların çoğunluğunun aslen Hayfa’dan sürgün olduğunu bugün bize Ceninlilerden başka hatırlatan pek olmuyor.
Hayfa’yı Cenin’in 5 kilometre kuzeyindeki Al-Jalama denetim noktasına bağlayan otoyol 45 kilometre. 19 Temmuz 2008 günü aniden Cenin’i terk etmem gerektiğinde Hayfa’ya giden yolun bana toplam sekiz saate mal olmasının arkasında ise İsrail’in yoğun olarak sürdürdüğü hareket kontrolü rejiminin tarihi var. 5860 kilometre karelik Batı Şeria’da İsrailli yerleşimcilerin ve Filistinlilerin hareketlerini ayrı ayrı düzenleyen, ilkinin yolunu mümkün olduğunca hızla İsrail’e bağlarken ikincisinin yoluna toplam (şimdilik) 560 fiziksel engel (denetim noktaları, barikatlar vs.) yerleştiren bir yol rejimi hüküm sürüyor. Duvarın öte tarafında kalan topraklarına ulaşmak isteyen Filistinlilerden istenen ve meseleyi iyiden iyiye keyfiyete bağlayan ‘askeri izin’ Cenin’den Hayfa’ya giden yolumun üstüne kurulmuş Al-Jalama denetim noktasında da isteniyor. Ne de olsa İsrail’in tüm bir tarihi, ikisi de ‘tarihi Filistin’in kuzeyindeki bu iki şehri, tarihleri içiçe geçmiş Hayfa ve Cenin’i birbirinden hem fiziksel hem zihinsel hem de yaşamsal olarak var gücüyle koparmak gibi meşakkatli projeler üzerinde yükseliyor.
Ne demek yani ‘Hürriyet’?
19 Temmuz Cumartesi sabahı Hayfa’ya gitmek üzere güneye, Ramallah’a doğru yola çıktığımda Cenin’i terk ediyor olmayı en basitinden hazmedemiyordum. O güne değin Özgürlük Tiyatrosu’nun (the Freedom Theatre – Masrah al-Hurriye) Cenin’de çoktandır yapageldiği sessiz devrime şahitlik ediyor, kamp çocukları ve gençlerinin birer aktöre, fotoğrafçıya, ressama dönüştükleri derslere katılıyor, ve şüphesiz, öğretebildiğimden çok fazlasını öğreniyordum. Filistinli kadın ve erkek eğitmenlerin bir araya geldiği, herkesin yeteneği dahilinde öğretebileceğini ortaya koyup öğrenmeye de hazır olduğu bu merkezde, tiyatro sahnesinin işgale karşı sağladığı muktedirleşme imkanlarını keşfediyordum. Çok sevdiğim Arapça hiphop müziğinin Cenin ayağının yaratım sürecine tanık oluyor, eşlik edemediğimden el çırpmakla yetiniyordum. Tiyatro Cenin’i sadece Filistin’in kültürel direniş haritasına yerleştirmekle kalmıyor, benim gibi vicdan rotasının peşine düşmüş şaşkın dünya sakinleri vasıtasıyla dünyanın geri kalanına da bağlıyordu. Cenin Kampı’nda kendime özgürleştirici eğitimin merkezinde olduğu bir direniş ahlakı geliştirmekle meşguldüm ki bir Cumartesi sabahı başka bir ahlak tarafından Cenin’den sürüldüm.
Henüz Cenin’e ayak basmadan tecrübeliler tarafından yüzlerce kez tembihlendiğim üzere kamp Ramallah’a benzemezdi; ‘muhafazakâr’ bir yerdi. Yabancısı olduğum bir cemaate akıl öğretmeye meraklı olmadığımdan Cenin’de kaldığım sürece bol elbiseler ve uzun şallarla kamptan tiyatroya gelebilecek olası eleştiri oklarının kendimce önünü almaya gayret ettim. Tiyatro kadın ve erkek Ceninlilerin işbirliği üzerine kurulan kadrosunun çekebileceği tepkiyi kız ve erkek çocukların ders günlerini ayırarak azaltmaya çalışıyordu zaten. Kampta bir süredir olgunlaşan karşı propaganda ertesi gün öğreneceğim üzere, Cuma günü ben haftasonu tatilim için yakın bir şehir olan Tulkarem’deyken somutlaşmış, sağda solda tiyatronun Cenin’in ahlakını bozduğuna, kampa hafifmeşrep yabancı kadınlar ve Yahudi erkekler getirdiğine, ailelerin çocuklarını tiyatrodan almaları gerektiğine dair el ilanları dolaşmaya başlamıştı. Tiyatronun direktörü aynı akşam Tulkarem’e seks yapmaya giden ahlaksız kadınları barındırdığı için tehdit edilmişti. Haftanın ilk iş günü olan Cumartesi’nin sabahında, her gün yaptığımız sabah toplantısında bunları duyduğumda tiyatrodaki üç yabancı kadın olarak bu işin ceremesini çekeceğimizi, bir nebze kendi güvenliğimiz için ama aslen gerilimi dindirmek adına tehdide teslim olacağımızı anladım. Kız öğrencilerin günüydü. Benim giremediğim sabah dersinde üzerine Hürriyet yazdıkları kartondan şapkalar yapan ufaklıklar bahçede şapkalarla koşturuyorlardı. Birkaçına “Ne demek yani hürriyet?” diye sordum, kendim de bilmediğimden. Tiyatronun erkekleri mahçuptu; Adnan’ın gözü yerde, Nebil yaşadığı şehre her zamankinden daha tepkili, Mustafa şakaya vuruyor; Hayfa’nın plajlarında keyif çatacağım halde bir de mızmızlandığım için alaycı.
Cenin’de işlerin sakinleştiğine, geri dönebileceğime dair –hiç gelmeyecek- haberi beklerken kalabileceğim en uygun yer Hayfa’da bir apartman dairesiydi. Cenin’den üç sabit denetim noktası ve üç saat sonra Ramallah’a ulaştığımda, Ramallah’tan en eziyetli denetim noktası olan Qalandiyya vasıtasıyla Kudüs’e geçerken, Kudüs’te Şabat’ın bitmesini bekleyerek vakit öldürürken, Şabat sonundaki ilk Hayfa otobüsüne binmeye çalışan güruh birbirlerini ezmeye yeltenip de bana Batı Şeria’nın işgal altına alınamamış insancıllığını özletirken, nihayet gece yarısı Hayfa’ya varabildiğimde vicdan pusulam hep geriyi, Cenin’i gösteriyordu. Daha ben yoldayken söylentiler bu saçmalığa kısmen rasyonel bir açıklama getirmekteydi; propagandanın arkasında Cenin’i mesken tutmuş ama tiyatro kadar iş yapmayan birkaç STK olmalıydı, tiyatronun yarattığı dalgayla sallanan. Kadınlıkla ahlakla ilgileri marjinaldi. Hem sayıca hem toplumsal konum itibariyle zayıf birkaç kişi bir el ilanı üzerinden yaygın kadın ahlakı söyleminin iktidarına eklemleniyor, namusuna halel gelmesin diye kızını tiyatrodan alma baskısıyla karşı karşıya bırakılan ebeveynlerin kafa karışıklığını kendi iktidarları kılıyorlardı. Seküler ve ilahi dinler adına konuşan erkek iktidar odaklarının kadınlığın zaptı üzerinde anlaştıkları, kadınların tartışmaların özneliğinden men, nesneliğine davetle karşılaştıkları bir coğrafyadan geliyordum ya, hazmedemiyordum ataerkinin ilgisiz tartışmalara kısa devre yaptırabilen engin iktidarını.
Cenin’in baharatı, Nasıralı kadının emeği
Batı Şeria Filistinlilerinin (yani ’67 Araplarının) tersine bir istikamette, bir mülteci kampından ‘48 topraklarına geri sürülüyordum, ama hırsımdan bunu ironik dahi bulmadığım muhakkaktı. ‘48 Araplarını, yani İsrail nüfusunun yüzde yirmisini oluşturan İsrail vatandaşı Filistinlileri dünyanın geri kalanı gibi ben de unutmuş olmalıydım ki, Hayfa’da olmaya katlanamıyordum. Hayfa Arap ve Yahudilerin beraber yaşadıkları, İsrail’in geri kalanına nispeten nefes alınabilir bir şehir olduğu halde, Filistinlilerin kendi evlerine gitmek için aşamadıkları duvarı benim geçişime kolaylıkla açan yabancı pasaportumla çalıntı toprakta yaşamayı devam ettiremiyordum. Hayfa’yı terk etmek üzereydim. Derken olan oldu, ben Cenin’e gidemeden, Cenin bana geldi, ya da getirildi; duvar, sınır, apartheid tanımadan Batı Şeria ile benim bulunduğum ‘48 topraklarının kuzeyi arasında sessiz ağlar ören bir grup Yahudi ve Arap İsrailli kadın tarafından.
İsrail’in kuzeyinde bir Arap şehri olan Nasıra’ya bağlı Kufr Kana köyünde küçük bir zeytinyağı atölyesi olan Sindyanna’nın idarecilerinden Hadas Lahav ile Hayfa’da tanıştım. Birlikte daha da kuzeye, Galile yollarına düştük. Yol boyunca Filistin’dekinin aksine her santimetrekaresi işlenmiş toprakları izlerken Hadas açtı gözlerimi, su yoksulu İsrail’in devasa sulama projelerinin borularının yerleştirildiği, ama suyunun bırakılmadığı Arap tarlalarına. 1948’de olmuş bitmiş bir yenilginin değil, her gün toprağın suyunda, işleri ellerinden alınan Araplarda, ve örgütlenen kadınlarda devam eden bir mücadelenin dinamiklerine yine o yolda açıldı gözlerim. Atölyeye vardığımızda ise beni Cenin’e yarım saat uzaklıktaki Batı Şeria kenti Nablus’tan Belçika’ya satılmak üzere gelen zeytinyağı sabunları karşılayacaktı. Yüzüm güldü.
Yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan İsrailli Araplar mahrumiyet temelinde şekillenen ayrı bir apartheid deneyimliyor. İsrail’in topraklarının yüzde seksenini oluşturan, 1948’de işgal edilerek devlet kontrolü altına alınan arazi Araplardan özenle esirgeniyor; Yahudi Ajansı tarafından kibbutz ve moşavların, Yahudi tarımının, ve teknoloji endüstrisinin kullanımına yönlendiriliyor. Kuruluşunun ilk dönemlerinde Filistinli emeği üzerinde yükselen İsrail şimdilerde Taylandlı, sosyal güvencesiz işçileri sömürmekte; daha çok kadın çalıştıran tekstil fabrikaları ise çoktan ülke dışına taşınmış. Tarımdan koparılan köylerin erkekleri inşaat işçisi olmaya, güvencesiz işler peşinde koşmaya giderlerken, arkada kalan kadınlar nicedir ev işçiliğine layık görüldüler. Fakat şimdilerde Galile’de kadınlar tarımı sahipleniyor, eşitlikçi bir ekonominin nüvelerini atıyorlar. Sindyanna zeytinyağı, zeytinyağı sabunu, zaatar baharatı alıp satan, yalnız kadın çalışanlardan müteşekkil bir adil ticaret (fair trade) kuruluşu. Bundan on iki sene önce Yahudi ve Arap Galileli kadınlar tarafından kurulduğundan beri yalnız (İsrailli ve Batı Şerialı) Arap ve sendikalı çiftçilerle çalışıyor. Kardeş sendika Ma’an ile beraber kadınlara yönelik arıcılık, tarım, sepetçilik kursları düzenleyip, üretici haline gelen kadınlarla ticaret yapmaya başlıyor. Sindyanna’nın atölyesinde zeytinyağı ve zaatar kokuları altında herkes bir işin ucundan tutuyor, sabunlar beraber paketleniyor, yemekler beraber yeniyor, Arapça özgürce konuşuluyor, Sindyanna’da herkes eşit maaş alıyor.
Filistin edebiyatında 48’de kaybedilen toprağa özlemin mahvedilen güzelim portakal ve zeytin ağaçlarına ağıtla bezenmesi boşuna değil. İsrail, üzerine Tel Aviv’i kurduğu Arap şehri Yafa’nın meşhur portakallarını çoktan sahiplenmiş, şimdilerde İsrail menşeiyle dünyaya satıyor. Toprağın işlendikçe sahiplenileceğini bildikleri için sıkı sıkı sarılıyor Filistinliler bugün zeytine. Az bakım isteyen zeytin ağacını İsrail’e rağmen az çok ellerinde tutmayı başarmış ’48 Araplarıyla çalışan Sindyanna şu an İsrail’deki tek fair trade kuruluşu. Buna karşılık önemli bir zeytinyağı ve zaatar üreticisi olan Batı Şeria oldukça örgütlü; kooperatif ve sendikalar organik tarımı geliştirmeye, üretimi İsrail’den bağımsızlaştırmaya çalışıyorlar, fakat özellikle ikinci İntifada’dan beri yoğunlaşan tecrit, çabalarını yerel piyasaya üretimle sınırlıyor. İşte bu noktada Sindyanna bazen satın almak bazen de yalnızca yurtdışına ithaline vesile olmak üzere İsrail lisansını kullanarak ticari araçların kullanabildiği yollardan ürünleri çıkartıyor. Cenin’den Al-Jalama denetim noktasına çiftçiler tarafından getirilen zaatar kamyonla alınıp Kufr Kana’ya, oradan da Avrupa ve Kuzey Amerika’daki IFAT üyesi adil ticaret kuruluşlarına gönderiliyor. Her ne kadar denetim noktalarındaki askerlerin keyfiyetinin bozulacak ürünleri günlerce orada bekletmeye meyyal olması Sindyanna’nın zeytinyağı ticaretini Cenin’den Galile’ye çevirmesine sebep oluyor olsa da, İsrail’de karşıma çıkan Cenin menşeli baharat, emek ve dayanışmanın işgal tanımayan yollar inşa edebileceğine dair umudumu tazeliyor. Hadas’la Nasıra’nın köylerinde emekçi kadınlarla tanışır ve kahvenin eşlik ettiği sohbetler sırasında yeni işbirliği tohumlarının nasıl atıldığını gözlerken işgal ekonomisinin karşısına dikilen adil üretim ve değişim imkanlarını da keşfediyorum. Kadınlar yaptıkları işin hayırseverleşmemesinde kararlı; otantik elbise üretme, Turizm Bakanlığı’ndan gelmesi muhtemel bir fon için Arap köylerini turistik açıdan çekici hale getirme gibi projeler Nasıra’da da mevcut ama pek rağbet görmüyor. Mesele özellikle Arap ve kadın çalışanlar için istikrarlı bir istihdam ve üreticiler için öngörülebilir, adil bir ekonomi. Kadınların çalışmasına karşı Cenin’dekine benzer bir ‘muhafazakârlık’ söyleminin iktidar alanında iş gören cinsiyetçilik elbette duyulmamış değil; kadınlar üretim alanlarını yalnızca kadınlardan müteşekkil olarak düzenleyerek söylemi kısmen kesintiye uğratıyor, ama ticarette ve örgütlenmede erkeklerle beraber çalışıyorlar. Atölyede becerikli elleriyle yapraklara Cenin’den gelen zaatarı dolduran 36 yaşındaki üç çocuk annesi Tujan, Sindyanna’yı Ma’an sendikasının kadınlara yönelik düzenlediği İbranice ve bilgisayar derslerinde duymuş; çalışanların kadınlardan müteşekkil olması işe girme kararını kolaylaştırmış. Ben onu dikkatle izlerken o bana İkinci İntifada’dan beri ziyaret edemediği Cenin’i soruyor; yarım yamalak Arapçamla özlediğimi anlatmaya çalışıyorum. Hayfa ve Nasıra artık onlar için olduğu gibi benim için de daha yaşanılır; biraz sakinleşiyorum.
Özgürlük Tiyatrosu’nda ise işler hala sakinleşmiyor; beraber fotoğraf dersi yaptığımız Tarık’tan aldığım e-posta en hevesli kız öğrencimiz Salva’nın babası yüzünden artık tiyatroya gelemediğini haber veriyor. İşgal yalnızca sağı solu kol gezen askerler değil, akıl almaz badireler atlatırken oğullarını kızlarını toprağa vermiş, yaşamları kıstırıldıkları şehre mıhlanmış bir topluluğun içinde muhtaçlık durumunun tesisi. İsrail askerlerinin Filistin topraklarını terk edişini beklemeden işgali tersine çeviren yaşamsal ilişkiler kuran örgütlülük ise bugün Cenin’de bir tiyatro sahnesi kadar önemli. Hayfa’yı Cenin’den, Arapları topraklarından, kadınları kadınlıktan ayıran sınırların altını oyduğu için.
Juliano Mer-Khamis’in ardından: Canay Özden ile sohbet
Cenin Özgürlük Tiyatrosu kurucusu, Arna’nın Çocukları belgeselinin yönetmeni, kendisini “yüzde yüz Filistinli ve yüzde yüz Yahudi” olarak tanımlayan muhalif sanatçı, öğretmen ve düşünür Juliano Mer-Khamis 4 Nisan günü Cenin’de vurularak öldürüldü. Sanatın sunduğu imkanların farklı direniş biçimlerini mümkün kıldığına inanan Mer-Khamis’in Filistinlilerin direnişine ve uluslararası dayanışma hareketlerine teori ve pratikteki katkısını anlatmak için “muhalif” kelimesi yetmiyor aslında. Savaşın toprak işgaliyle sınırlı olmadığını, “zihinlerin işgali”ne direnmek gerektiğini vurgulayan Mer-Khamis, Cenin Muharebesi gazisi, eski Fetih militanı Zekeriya Zübeydi ile beraber 2006 yılında merhum annesi Arna’nın izinde Cenin’de kurduğu Özgürlük Tiyatrosu’nda bu “kültürel intifada”yı harekete geçirdi. Ancak bir süredir tiyatroya bitmek bilmeyen tehditler yağıyordu ve de tiyatroyla kim olduğu bilinmeyen kişiler arasındaki bu gerginlik maalesef Mer-Khamis’in vurulmasıyla sonuçlandı. İsrail’de annesinin gömülü olduğu kibbutza defnedilen Mer-Khamis’in cenazesi Cenin’den geçirilerek uğurlandı, ancak İsrail’e geçiş izni olmayan bir çok Filistinli dostu sınırın öte tarafındaki törene katılamadılar.
Mer-Khamis’in ölümünden tam bir hafta sonra, İKSV’nin film festivalinde gösterilen Kukla Tiyatrosu adlı filmi dolayısıyla Türkiye’de bulunan Canay Özden ile buluşup sohbet etme olanağı buldum. Canay, 2008 yazında Faculty for Israeli Palestinian Peace (FFIPP) aracılığıyla Cenin Özgürlük Tiyatrosu’nda gönüllü bulundu, orada edindiği deneyimlerden yola çıkarak Amargi Feminist Dergi‘nin Kış 2008 sayısına “Hayfa’dan Cenin’e Giden Yol: İşgal Altında Kadınlık ve Özgürlük” adlı bir yazı yazdı. Kendisiyle buluştuğumuzda beni kırmadı ve Cenin’de bulunduğu sürede yaşadıklarını, gördüklerini bir de bana anlattı. Sohbetimiz Cenin gençliğinin nerelerde takıldığından zihinlerin işgaline, tiyatronun günlük aktivitelerinden tiyatroya gelen tehditlere kadar uzandı. Burda bu uzun ve sürükleyici sohbetten bir kesit paylaşıyorum.
***
Cihan: 2008 yazında Cenin Özgürlük Tiyatrosu’nda gönüllü olarak bulundun. O dönemden neler hatırlıyorsun, biraz bahseder misin?
Canay: Juliano’dan en çok duyduğum şeylerden bir tanesi: “Bu işgal zihin işgali!” Cenin gerçekten yaşaması çok zor bir yer. İşgali hakikaten hissediyorsun, yaşıyorsun. Sadece askeriye görmen, daha çok kontrol noktasından geçmen falan değil… Cenin’de yapabileceğin hiç bir şey yok bir genç insan olarak. Gençler yazın internet kafelere falan gidiyorlar, yapacak başka hiç bir şey yok. Çok inanılmaz bir şeydi; oradaki genç kızların, erkeklerin, tiyatroya gelip oyunculuk falan gibi bizim Türkiye’de dahi lüks addedeceğimiz bir şeye gerçekten kendilerini adamaları ve bunu çok ciddi bir şekilde yapmaları, benim hala aklımı alan bir şey, çok algılayamadığım bir şey.
Cihan: Cenin’de ne kadar kaldın?
Canay: Ben bir ay kaldım, hatta bir aydan biraz daha az, çünkü erken ayrılmak zorunda kaldık. Erken ayrılmak zorunda kaldığımızda Juliano bizi, – benden başka gönüllü iki kişi daha vardı o zaman – hepimizi çağırdı, durumu anlattı. “En önemli şey sizin güvenliğiniz” dedi, “başınıza bir şey gelse bunun hesabı verilemez. Ama öte yandan sizin burda olmanız bizim için de iyi değil, çünkü gittikçe daha çok tehdit alıyoruz” falan… Açıkçası o tehditleri savuranlar için biz orda çok önemli insanlar değiliz, ama olmasak da bir bahane veriyor, sebep veriyordu ellerine.
Cihan: Tehditleri savuranlar kimdi? Ceninliler miydi?
Canay: Bunu hiç bir zaman tam olarak anlayamadık, kendilerine Ceninli süsü veren insanlar da olabilir. Özgürlük Tiyatrosu’na bayağı bir para geliyordu, sonuçta uluslararası çapta meşhur olmuş bir yer, New York’ta “Özgürlük Tiyatrosu Dostları” var falan.. O yokluğun içinde, düşün ki su bulmakta zorlanıyorsun, bizim bilgisayar laboratuarımız var, bunun gibi şeyler dikkat çekmeye başlamıştı. Juliano’nun ve başka insanların ağzından, “Rakip STK’ların işi bu” gibisinden, biraz komplo teorisi gibi gelebilecek şeyler duyuyorduk. Öte yandan “Bu insanlar bizim kültürümüzü hedef alıyorlar”, “Dışardan Yahudileri sokuyorlar şehrimize” falan deniyordu. Juliano’nun kendisi de Yahudi, ama kimsenin hiç bir problemi yoktu bununla — oraya kızını, oğlunu gönderen aileler, herkes Juliano’nun ne olduğunu biliyor, bu konuda bir problem yoktu. Tiyatroda da benim gibi uluslararası gönüllüler, onların arasında Amerikalı Yahudi, Belçikalı Hıristiyan, bir sürü tip var. O tehdit eden insanların yüzünü bilmiyorsun, kim olduğunu bilmiyorsun, doğrudan hiç bir şey olmuyor. Doğrudan gördüğün tek şey annelerin, babaların çocuklarını okuldan alması… Onlar da biraz tehdide boyun eğmiş oluyorlar. Ben oradayken de çocuk sayısında bayağı bir azalma olmuştu. Sonrasında Juliano bizi çağırdı, söylediği sürekli şuydu: “Bu zihinlerin işgali, zihinlerin işgali.” O zaman en fazla duyduğum şeydi bu, hala da duyuyorum, Mustafa diye bir çocuk vardı mesela, fotoğraf dersi veriyordu orda, şimdi Facebook’tan takip edebiliyorum ancak. “Zihinlerimizi özgürleştirmeliyiz, kendimizi bizden başka kimse kurtaramaz” gibi şeyler yazıyor. Orası dar geliyor tabii insanlara, biraz ufuklar açıldığı zaman. Bir de tiyatro vesilesiyle bin tane yerden insan geliyor, aşırı bir kontrast: yol yok Cenin’de, öyle bir yer. Özgürlük Tiyatrosu’ndan iki blok ötesi mezarlık, Cenin Muharabesi’nde ölen insanlar orda… Öyle bir ortam var. Hala muharebenin izleri var, orada burada, binalarda mermi izleri var.
Cihan: Arna’nın Çocukları‘nı izlerken tiyatronun Cenin Muharebesi’nden önceki halini gördük. Şimdi anlattıklarını gözümde pek canlandıramıyorum, tiyatroda bilgisayar laboratuarı var diyorsun, halbuki filmde gördüğümüz çok daha küçük bir yerdi sanki, şimdi anlattığın yere nazaran. 2008′de tiyatro nasıl bir yerdi?
Canay: Çok daha büyük bir yer değil herhalde. Tiyatro salonunun kendisi çok büyük, orası yeni yapılmış olabilir. Hatta ben ordayken DAM1 konser verdi orda, çok güzeldi, hatırlayınca tüylerim diken diken oluyor. Cenin’e ilk gelişleriydi o zaman, salon tıklım tıklım olmuştu. Tiyatro salonu dışında bir bilgisayar, bir fotoğraf laboratuarı var. Fotoğraf makinaları, kameralar var; kitaplıkları, plazma televizyonları var. Bunlar çok pahalı şeyler değil tabii, ama Cenin şartlarında göze batıyor.
Cihan: Batı Şeria’da İsrail vatandaşları, Filistinliler ve uluslararası vatandaşların ayrı ayrı yollar kullandıklarını biliyoruz. Senin yol deneyimlerin nasıldı?
Canay: Ramallah’tan Cenin’e doğru yolculuk yaptığında kontrol noktaları gittikçe artıyor. Cenin çok hızlı bir şekilde çıkıp terk edebileceğin bir yer değil. Tahmin ediyorum ki Juliano’yu vurduklarında onu hızlı bir şekilde çıkarmışlardır, çünkü o İsrail vatandaşıydı. İsrail vatandaşlarının kullanabileceği yollar var, onu direk Hayfa’ya götürmüşlerdir, o da yarım saatlik bir yol. Bu konuda Amargi’ye yazdığım bir yazı var, tamamen Cenin’den Hayfa’ya uzanan yolculukla alakalıydı, Cenin’den kovulduktan sonra yaptığımız. Gerçekten aslında otuz dakikalık bir yol, ama bütün gününüzü alıyor tabii, Cenin’den Ramallah’a, Ramallah’tan Kudüs’e… Bir de biz kovulduğumuzda Şabat bitmek üzereydi, o kötü biz zamanlama oldu, çok bekledik. Şabat’tan sonra Kudüs’ten Hayfa’ya giden ilk otobüs o kadar dolu oluyor ki… Çok moral bozucu bir yolculuktu, Hayfa’ya ayakta sıkış tıkış gittik. Neyse ki FiP (açılımı?) ‘in Hayfa’da yazın tuttuğu bir ev vardı, orada mağdur şekilde, resmen geri sürgün olduk Hayfa’ya! Hayfa’yla Cenin arasında böyle bir ilişki var, Cenin Mülteci Kampı’nda yaşayan insanlar Hayfa’lı aileler aslında. O aradaki bağ oldukça ilginç. Konuşurken aklıma geldi, Cenin’de bir de kampla şehir arasında bir ayrım vardı, halbuki baksan iki tarafı bir birinden gözle ayırt edemezsin. İki taraf arasında, sanki şehirliler oralı da, kamplılar mültecilermiş gibi — tabii ki öyleler ama — sanki oranın gerçek sakini değillermiş gibi bir ayrım vardı. Bu söyleyeceğimi o kadar açıklayamam, çünkü orada uzun süre kalamadım, ama tiyatro kamptaydı ve kamp daha muhafazakar bir yerdi. Mesela bizde gönüllü olarak çalışan insanların bir kısmı şehirden geliyorlardı (şehirden geliyorlar dediğim, on dakika yol yürüyüp geliyorlar aslında), ama onlar için şehirden kampa gitmek aileye arkadaşlara açıklanacak bir şey mesela. Kampın daha muhafazakar olduğu kesin, ama bu nasıl açıklanabilir, hiç bir fikrim yok.
Cihan: Kamptakiler hep Hayfa’dan gelen aileler miydi?
Canay: Çoğunlukla Hayfa’dan, başka yerlerden de kesin vardır. Juliano da zaten Hayfa’lı, sanırım haftanın yarısını orda yarısını kampta geçiriyordu. Ama o mesela, hatırladığım kadarıyla, hızlı yoldan geçiyordu. Çok emin değilim ama Filistinliler’in geçtiği yoldan geçtiğini zannetmiyorum, o yol en az 8-9 saat alıyor. İsrailliler’in kullandıkları hızlı yolları uluslararası ziyaretçiler dahi kullanamıyor. Biz uluslararası gönüllüler tamamen Filistinliler’in kullandıkları yolları kullandık mesela.
Biz Cenin’i çok hızlı terketmek zorunda kaldık. Juliano güvenliğimizi sağlayamayacağını söyledi, belki de çok net bir tehdit almıştı, bize söylememiş olabilir. Şunu demiş bile olabilirler: “Ya bu gece terk ederler ya da yarın…” falan gibi bir şey… Bunlar olmuş olabilir. Şimdi tabii, Juliano öldürüldükten sonra geriye baktığımda, demek ki tehditlerin altı o kadar da boş değilmiş diyorum. Aradan seneler geçti, bu insanlar sürekli orada yaşıyorlardı, sürekli o tehdit hiç azalmadan, hep böyle bir düşük yoğunluklu savaş halinde devam etmiş demek ki ve sonunda…
Cihan: Tiyatroda bir gününüz nasıl geçiyordu?
Canay: Ben oradayken yaz olduğu için yaz okulu vardı. Çocuklar sabahleyin geliyorlar, her gün farklı ders oluyor. Kız çocuklarıyla erkek çocukların ayrı günleri vardı. O yüzden, Pazartesi ve Salı günleri mesela, sabahları resim dersiyle başlıyoruz, resim dersi bitiyor, başka bir ders başlıyor. Oyunculuk dersi var, müzik dersi var. Müzik dersini de benimle beraber orada gönüllü olarak çalışan bir Amerikalı veriyordu. Piyano vardı, onunla çocuklara vokal çalıştırıyordu. Mesela ben oyunculuk dersi verdim, benim fazla bir oyunculuk tecrübem yok aslında ama çocuklarla oynadığım oyunlar vardı, onlara oyunculuk becerileri kazandırmak amaçlı oynanan. Juliano bize bütün bu oyunların içinde bulunduğu bir kitap vermişti. Dolayısıyla oyunculuk deneyiminden çok öğretmenlik deneyimi lazımdı.
Ben oraya gittiğimde Arapça’m şimdi olduğundan da kötüydü, anlıyordum ama neredeyse hiç konuşamıyordum. Çocuklarla iletişimim o yüzden biraz düşüktü, daha çok vücut diliyle anlaşıyorduk. Yanımıza tercüman veriyorlardı, Arapça alfabeyi bile bilmeyen gönüllüler de vardı çünkü orada. Hatta onlar arasında dönüp dönüp Cenin’e giden ve çok daha sağlam ilişkiler kuran insanlar dahi oldu, Arapça öğrenmeye başlayanlar oldu.
Daha çok oyunculukla ilgili dersler vardı. Çocukların suratını palyaço gibi boyadığımı hatırlıyorum mesela. İngilizce dersi vardı, bir tane İngilizce dersi veren, orada sürekli yaşayan birisi vardı ama onun da İngilizcesi çok iyi değildi, çocukların hiç yok zaten. Ona yardımcı olduk. İngilizce kitaplarından dil öğretiyorduk.
O zaman “Yeni Okul” diye bir şey kuruluyordu, biraz daha uzakta, yeni bir bina satın almışlardı. Bildiğin ev – oda, mutfak var; yerler halı kaplı. Orda tiyatro egzersizleri yapıyorduk. O zaman Ramallah’tan bir tane drama terapisti de gelmişti. Ona uzman gözüyle bakılıyordu, haftada bir geliyordu, analist gibi çalışıyordu daha çok; çocuklar ruhlarıyla iletişime geçsinler, kaba tabirle içlerini döksünler diye egzersizler, meditasyon gibi şeyler yaptırıyordu. Ben de o seanslara katılmıştım, çok eğlenceliydi. Sonra ara verdiğimizde mutfağa gidiyorduk, Nebil bize ut çalıyordu. Bu Yeni Okul’a gelenler daha çok genç kadın ve erkeklerdi, çocuk değillerdi yani. Tabii oraya kız-erkek beraber gelinince, o bir sorun oldu Ceninliler için. Kızların erkeklerin bir arada olması, “kültürümüzü içeriden oyuyorlar, mahvediyorlar” gibi tepkilere yol açtı. Bu arada biz gönüllüler de orada misafirhanede kalıyorduk, misafirhane dediğim de büyük bir apartman dairesi. Bütün gönüllüler bir arada kalıyoruz, erkek-kadın ayrımı yok, ayrı odalarda kalmamıza rağmen ona da laf gelmişti. Herkesin çok hızlı bir şekilde her şeyden haberi oluyordu yani, çok küçük bir yer sonuçta. Bütün Cenin’de bir tane pizzacı vardı, onun adı da “Pizza Hot”; bir de “Jenin Fried Chicken”, bir tane de “kokteyl” yani meyva suyu yapan bir yer. Yani gidebileceğin yerler bunlar, bunlar da daha çok gençlerin takıldığı, entel ortam olarak addedilen yerler, onun dışında bir yer yok. O yüzden herkes sürekli her şeyi görüyor, duyuyor.
Cihan: Yeni Okul’da daha büyük öğrenciler var demiştin, değil mi?
Canay: Evet daha gençler, 13-16 yaşlarında, daha bile büyük yaşlarda. Zaten en sonunda bu oyunları falan sahneye koyanlar onlar. Oyuncular onlar arasından çıkıyor, onlar kendilerini tamamen adamış vaziyetteler. “Bad Boys” diye bir grubumuz vardı, 17 yaşlarında, hepsi Cenin’de yetişmiş erkek çocuklar. Aralarında “Muharebe çıksa da şehit olsam” diyenler vardı, ama bir yandan inanılmaz bir adanmışlıkla oyuncu olmaya çalışıyorlar. “Eğer ki muharebe olmazsa, oyuncu olacağım; olursa da şehit olacağım inşallah” derlerdi.
Mesela küçük çocuklara palyaçoluk dersi veriyorduk. Aslında böyle bir şey yok, bu çocuk büyüyünce palyaçoluk ya da oyunculuk yapabileceği bir dünya değil orası. Ama böyle bir anlayış geliştirilmesi zaten Juliano’nun ve oradaki insanların amacıydı, bu çocuklar gerçekten onu hayal etsinler, burdan çıkınca oyuncu olacağım diyebilsinler istiyorlardı.
Tiyatronun kendini kabul ettirme stratejilerinden bir tanesi, sadece strateji için değil tabii ki ama, Zekeriya Zübeydi’yle2 işbirliği içerisinde olması. Özgürlük Tiyatrosu kurulduğu zaman Juliano ve Zekeriya beraber açtılar diye lanse edildi. Zekeriya da küçükken (Juliano’nun annesi Arna’nın yine Cenin’de açtığı) tiyatroya gidiyormuş. Arada bir cipiyle geliyordu… cip değil tank aslında, böyle yeşil kamuflaj renkli. Zekeriya geliyor mesela tiyatroya, kimse ne yapacağını bilemiyor. Öyle her gün gördüğün bir insan değil. Hatta bir keresinde biz gönüllüler olarak Juliano’nun evine yemeğe davetliydik. Gittik baktık orda Zekeriya oturuyor, şok olmuştuk. Biraz da çekindiğin bir insan, yüzünün yarısı yanmış, Cenin Muharebesi’nde gazi olmuş, adamla ne konuşacağını bilemiyorsun. Arapça’mız da düzgün değil, doğru düzgün bir şey de söyleyemiyoruz, böyle salak gibi kaldık. Juliano’nun da küçük bir kızı var, o zaman beş-altı yaşlarındaydı. O bir yerden yavru köpek bulmuş bir tane, onu evlat edinmiş. Çok sevimli bir kız, Zekeriya’yla da inanılmaz iyi anlaşıyor. Onunla beraber oynamaya başladılar, zaten kızın da Arapça anadili, onlar kendi aralarında konuşuyorlar. Sonra Zekeriya bize dönüp, “dog”, “male, female” falan demeye başladı, biz de “yes, yes” falan diyoruz… Orda buzlar eridi. Biz de zaten ondan bir şey bekliyorduk ki, saygısızlık etmeyelim falan diye. Zekeriya da böyle “girl dog” falan diye bizle iletişim kurmaya çalışıyor.
Beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi, Zekeriya’nın küçükken tiyatroda oyuncu olması ve sonrasında da Özgürlük Tiyatrosu’nu Cenin’de çok desteklemesi, ama buna rağmen yeterli olmamış demek ki. Çünkü herkesin Zekeriya Zübeydi’ye inanılmaz saygısı var. Sanırım ufak bir tartışma konusu var galiba, niye herkesin öldüğü ve onun ölmediğiyle ilgili. Ama yine de, saygıları olmasa bile korkuyorlar ondan.
Cihan: Ve buna rağmen Juliano’yu vurdular…
Canay: Evet…
Cihan: Sen Filistin’e gitmeye nasıl karar vermiştin?
Canay: Ben Filistin’e gitmeden evvel Ortadoğu’yu biraz gezdim. Üniversitedeyken Suriye’de bir yaz geçirmiştim, Arapça öğrenmeye başlamıştım. Filistin’e gitmek her zaman aklımda olan bir şeydi, gerçekten gidip görmek istediğim için. Siyaseten inandığım bir şey var, gidip görmeye de gerek yok siyaseten inandığın şeyi doğrulamak için. Biraz naif bir merakla gitmeyi hep istiyordum, ama çok da olası bir şey gibi gelmiyordu. Örgütsüz gitmek zor; uluslararası bir gönüllü olarak Batı Şeria’da işin kolay, hem İsrailliler’e, hem Filistinliler’e göre kolay hem de, ama son kertede yine de tek başına olmak istemeyeceğin bir yer. Gitmenin yollarını araştırdım, Ortadoğu bölümünde olduğum için hem etrafımda çok Filistinli hem de çok Filistin örgütü var, hem de Filistin’e gidiş olanağı var. O zaman FFIPP de şimdikine göre çok daha makul bir meblaya Filistin’e gönüllüleri götürüyordu. Öyle bir fırsat gelince gittim, aslında araştırmamla hiç bir ilgisi yok. Oraya giderken de Filistin konusunu akademik olarak çalışmayacağımı biliyordum, gönüllü olarak gittim.
1DAM, ya da Da Arab MC’s, İsrail’in Lod kentinde yaşayan Filistinli üç mahalle arkadaşının kurduğu, son yıllarda uluslararası üne kavuşan Arapça Hip-Hop/Rap grubu. İsrail’de doğan Araplar (48′liler de deniyor) Batı Şeria ya da Gazze’ye yolculuk edemediklerinden, uğraşılıp özel izinler alınmasına rağmen, DAM uzun süre sınırın öte tarafındaki hayranlarıyla buluşamadı. DAM’in Lod’da başlayan macerasını anlatan, bol ödüllü bir belgesel için, bakınız: Filistin asıllı Amerikalı genç yönetmen Jackie Salloum’un Slingshot Hip-Hop adlı belgeseli.
2Cenin Muharebesi (1-11 Nisan 2002) zamanında El Aksa Şehitleri Tugayı’nın komutanlığını yapmış eski Fetih militanı. Cenin Muharebesi’nden hayatta kalan yegane militan, 2007′de silahlarını teslim edip Juliano’nun önayak olduğu “Kültürel İntifada”ya katılma kararını açıkladıktan sonra İsrail tarafından aranması durdurulmuştu.
“boynu bükük duruyorsam eğer/içimden öyle geldiği için değil…”
Dün gece uyku tutmadı, bir süredir vakit buldukça parça parça okuduğum Tuba Çandar’ın Hrant kitabını bitirdim. Sonunu bildiğim halde sonuna geldiğimde ağladım. Sonra aklıma bu şiirden dizeler geldi:
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Kitap bittiğinde kendimi küçük hissettim. Küçük, çaresiz, boynu bükük, korkak, öfkeli, ümitsiz. İlk defa değil böyle hissedişim, ben uzun zamandır böyle hissediyorum. Bu duygumda yalnız olmadığımı da biliyorum. İnsan yaşadığı yere benzerse eğer, yaşadığımız yer böyle bir yer mi?
Hannah Arendt, “Anlamak ve Siyaset (Anlamanın Zorlukları)” adlı makalesinde şöyle diyor (benim alelacele çevirim):
Siyasi eylem konusunda bir-iki şey bildiği yadsınmayacak olan Kral Süleyman’ın, Allah’a kendisine bağışlaması için dua ettiği, bir insana bahşedilebilecek en büyük ihsan olan “anlayan yürek” ihsanı, bizim için de elzem olabilir. Duygusallıktan ve evrak işlerinden olabildiğince uzak olan insan yüreği, ilahi bir ihsan olan eylemin, bir başlangıç olabilmenin ve dolayısıyla bir başlangıç yapabilmenin üstümüze yüklediği ağırlığı sırtlanabilecek tek şeydir dünyada. Süleyman bu özel ihsan için dua ederdi, çünkü o bir kraldı, ve de salt fikrin ya da salt duygunun değil, sadece bir “anlayan yüreğin”, ebediyen birbirimize yabancı olduğumuz bu dünyada başka insanlarla yaşamayı katlanılabilir kıldığını bilirdi.
Belki de Hrant Dink’in, “Türkiyeli bir Ermeniliyim”, “Anadoluluyum” derken taşıdığı aidiyet hissi bu “anlayan yürek”ten geliyordu. Yoksa atalarının öldürüldüğü, sürüldüğü; kendisinin her gün ve her saniye ayrımcılığa uğradığı, vatan haini ilan edildiği, hedef gösterildiği ülkeyi nasıl “vatanım” diye sahiplenebilir insan? Neredeyse hayatının sonuna kadar nasıl Türklerle Ermenilerin (ve de Kürtlerle Türklerin, laiklerle dindarların) birbiriyle konuşmasının, birbirini dinleyebilmesinin, birbirini anlayabilmesinin koşullarını yaratabilmek için çalışır? İnsan hapse atıldığı, işkence gördüğü, yargılandığı ve haksızca mahkum edildiği bir vatanı nasıl sevebilir? Nasıl anlamaya çalışmaktan yorulmaz? Hrant Dink, devletlerle toplumları bir birinden ayırmaya özen gösterirdi. Acaba bu ayrımı yapabilmek mi ümidini kaybetmemesini sağladı?
Ama onu yargısız infaz edenler de bu ülkenin insanları değil miydi? Kendisini karalayan, tehdit eden, katledenler de onlar değil miydi? 19 Ocak 2011′de Agos’un önündeki anma sırasında yer yokluğundan kaldırımı işgal eden kalabalığa kızan, aceleyle ordan geçip evine dönmek isteyen, kendisinden saygı/sabır göstermesi istenildiğinde “kimler öldü kimleeeer?” diye çığıran kadın da bu ülkenin insanı değil miydi? Yas tutanlara bu hakkı bile görmeyenler yok mu?
Öte yandan, Hrant Dink vurulduğunda sokakları dolduran kalabalık da var diyeceksiniz. Israrla davasını takip edenler, hesabını soranlar da var. Hiç tanımadıkları bir adamın ölümüne ağlayabilenler var. 301. maddeden açılan ve mahkum olduğu dava sırasında ve sonrasında kendisini ülkenin dört bir tarafından arayan, bu toprakların dinlerinde ve dillerinde dua eden amcalar, teyzeler var. Bunlar da var tabii. Bunlar da “bizim” insanımız.
O zaman niye ben gittikçe bu ülkeyi sevmekte zorlanıyorum? Milliyetçiliğin ve onun kötü kopyası ulusalcılığın tekeline aldığı alan dışında, bunlardan gayrı bir vatan sevgisi olabileceğine niye inanamıyorum? Böyle bir duyguyu hiç hissettim mi, onu da bilemiyorum. Biz (80 sonrası doğanlar) baştan yenik bir dünyaya doğmuşuz sanki. Niye Hrant Dink gibi, Nazım Hikmet gibi, “her şeye rağmen” bu ülkenin insanlığına inanamıyoruz, böyle acıtan bir sevgi, özlem duyamıyoruz? Arkadaşım C. bu duruma şöyle bir açıklama getirdi: “Ne onlar kadar şiddetle arzuyla bişiyleri savunduk, iddia ettik, bu uğurda bişiler feda ettik; ne de karşılığında o arzumuzu bi noktada perçinleyecek türde şiddetle karşılaştık. Sadece izleyicisiyiz olayların.”
Edip Cansever’in şiiri şöyle bitiyor:
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
Öfkeliyim hala evet. “En azından” o var.